31 Aralık 2010 Cuma

Serie A şampiyonları kimlerdir bilir misiniz?


İtalya.. Futbolun sıkıntılı, sisli, gri, sıkışık ve az gollü sahnesi. Birçok futbolsever Avrupa'daki liglerin büyüklerinin belli bir sayıda olduğunu, diğer takımların adeta figüran görevi gördüğünü düşünür. Aslında pek haksız da sayılmazlar. Zira Türkiye Süper Lig'de bile son zamanlarda Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor'un performansını saymazsak, diğer Anadolu takımlarının şampiyonluğa oynadığını pek söyleyemeyiz.


Gelelim Tekrar İtalya Seria A ligine. Siz bilir miydiniz ki, Verona'nın, Torino'nun, Novese'nin, Cagliari'nin de bir zamanlar şampiyonluğun başrol oyuncuları olduğunu... Seria A şampiyonlarını aşağıdaki listede gördüğünüz de, belki bazı takımların adını ilk defa duyacak, bazılarının şampiyonluk sayılarına şaşıracaksınız. İlginize sunuyoruz!



Juventus 27 şampiyonluk: Şüphesiz Juventus bir İtalyan devi. Bu kadar şampiyonluk yaşamasına şaşmamak gerekir.
İnter 18 şampiyonluk: Milano'nun mavileri en fazla şampiyonluk yaşayan ikinci takım ünvanına sahip.
AC Milan 17 şampiyonluk: Pek çoğumuz Milan'ın İtalya'nın en büyük ve en çok şampiyon olan takımı olduğunu düşünürüz. Öyle bir havaları vardır. Berlusconi'ye sevgiler!
Genoa 9 şampiyonluk: İşte şaşırma dakikaları başladı! Cenevizlilerin takımı Seria A'da en fazla şampiyonluk yaşayan 4. takım olarak, eski günlerini özlemek de oldukça haklılar.
Torino 7 şampiyonluk: Bir sanayi kenti olan Torino'nun Juventus'dan sonraki ikinci Takımı olan FC Torino'nun 7 şampiyonluğu bulunuyor. Bunlardan birinde Nam-ı Değer Torino'lu Şaban lakablı Hakan Şükür'ün ismi de yer alsa, fena olmaz mıydı?
Bologna ve Pro Vercelli 7 şampiyonluk: Bologna'nın şampiyonluk sayısı 7. Aslında buna da şaşırmamız gerekiyor, fakat aynı şampiyonluk sayısına sahip Pro Vercelli adında bir takımı görünce susuyor ve saygı duyuyoruz.
AS Roma 3 şampiyonluk: Cimbom'la arası halen kötü olan Roma kurtlarının sadece 3 şampiyonluğu var. En son 2001 baharında mutlu sona ulaşan sarı kırmızlılıar, yine de İtalya'nın devlerinden.
Fiorentina, Napoli, Lazio 2 şampiyonluk: Mor menekşeler neredeyse 50 yıldır şampiyonluğa hasret. Napoli ise Maradona'lı asrı saadet dönemine sadece 2 şampiyonluk sığdırabilmiş. Lazio ise milenyumdan sonra eski günlerini arar nitelikte.

Cagliari, Casele, Novese, Sampdoria ve Verona ise şampiyonluk şerbetinden 1 kere tadan italyan efendileri.

Gördüğünüz gibi adını bile ilk defa duyduğumuz takımlar, zamanında mutlu sona ulaşmış. Futbolda tekelleşmenin Türkiye'de çok eleştirildiğini söyleriz fakat esas sözkonusu olan yer bizce Avrupa ligleri. Son 5 sezondur Seria A'da İnter'in adı geçerken, Fransa'dan Olympic Lyon takımını da örnekle gösterebiliriz.

Herkes şampiyon olmak ister ama siz abartın, holigon olmayın karınızı şımartın! :-)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yeni Nesil Drogba

2010 yılının futbolcusunu İsimsiz Forma seçti. Belçikalı futbolcu Romelu Lukaku!!! Gençlik dönemlerini Lierse'de 68 maçta 68 gol, Anderlecht'te ise 88 maçta 121 gole imzasını atarak geleceğin futbolcusu olma yolunda kendisini gösterdi. 2009 - 2010 sezonunda Uefa Avrupa Liginde Ajax'a karşı attığı golle 3. en genç gol atan futbolcu seçildi. O golü attığında 16 yaşındaydı. Anderlecht A takımında toplamda 70 maç ve bir buçuk sezonda 32 gol ve 10 asistle oynadı. 17 yaşındaki Romelu Lukaku'yu kutluyoruz. Bu güzel video ile sizleri baş başa bırakıyoruz.


Romelu Lukaku


Bilgi Kaynak: Wikipedia

25 Aralık 2010 Cumartesi

Takım Uyumu mu ? Yıldız Kadro mu ?

Her takımın bir seçimi vardır. Bazı takımlar tonla para verip futbolcu almak yerine elinde bulunan kadroya mütevazi futbolcular alarak takım uyumunu, futbolcuları birbirleri ile kaynaştırmayı esas alırlar. Bazı takımlar ise sadece yıldız transferi yapar ve onların maç içinde takımı kurtarmasını bekler. Artık Barcelona ile birlikte üçüncü bir şekil ortaya çıktı. Hem yıldız futbolcu oldular hem de bir ahenk içinde bir takım oluşturdular. Bugün sadece İniesta için konuşulan meblağ, 100 milyon euro oldu. Yıldız transferi yapıp karşısındaki takımları ezmeye kalkan takım hep Real Madrid olmuştur. Bu takım bile artık ezeli rakibini bu şekilde geçemeyeceğini anlamış ve Mourinho ile birlikte ilk defa bu kadar kendi içinde bir ahenk yaratan bir takım kurmuştur. Zidane, Beckham, Luis Figo’lu takımlardan, o potansiyele sahip Khedira, Angel Di Maria, Mesut Özil gibi futbolcuların bulunduğu daha mütevazi denebilecek bir kadro oluşturdu. Bence Beşiktaş’ta bunu yapmalıydı. Belki içlerinde kalan bir yıldız özlemi olabilir. Bu yıldız özlemini de bu sene oldukça giderdi diyebiliriz. Simao Sabrosa da, Hugo Almeida da, Fernandes de son derece başarılı transferler. Kesinlikle bir transfer becerisidir. Buna lafım yok. Fakat doğru bir transfer politikası mıdır? Onu gerçekten tartışmak gerek ve bunun için de bir Real Madrid’e bakmak gerek. Bu örnek bazılarına çok acaip, bir boy büyük gelebilir ama aslında Türkiye bütünüyle o küçük “los galacticos” dönemlerini yaşıyor. Özellikle Beşiktaş.


Kolej Takımı:

Bir kolej takımı edasıyla hep yola çıkmış, Ertuğrul Sağlam, Recep, Sergen, Metin, Ali, Feyyaz, İbrahim Üzülmez, Rüştü Reçber, Tayfur Havutçu gibi Beşiktaş’ın kemiğini oluşturan yapı kayboluyor mu? Bazılarına göre kaybolması hayırlı olabilir diyebilirsiniz, Bu kadrolar bize bazen Türkiye’de başarı getirdi de Avrupa’da ne zaman getirdi? Haklı bir soru. Ama bu kadrolar üzerine bu kalitede yabancılar eklenseydi belki gelebilirdi. Aynı zamanda da bunu anlayabilecek ve yönetebilecek bir teknik patron. Pancu, Zago, Ahmet Dursun, Nouma, Sergen Yalçın, İlhan Mansız, Tayfur Havutçu. 2002 -2003 sezonunda işte o şampiyon takımın gövdesi buydu. Bu futbolcuların hiçbiri bu takımdan sonra büyük takımlarda oynamadılar, hatta düşüş yaşadılar. Fakat o sene şampiyon oldular. O ruhu yaratmak kolay bir şey değildir. Ayrıca Avrupa Kupasında da çeyrek final bileti geldi. İşte bu zamanda birbiriyle uyumlu yerli futbolcuların üzerine kaliteli, taş gibi yabancılar gelmişti. Yani Beşiktaş bunu daha önceden başardı, tekrar neden denemiyor? Şimdi öyle bir kemikleşmiş durum var mı aslında buna bakmak gerek. Zemini oluşturmadan kat yapmaya çalışmak gibi bir durum bu. Schuster bunu çok iyi yönetebilir. Daha önceden Real Madrid’de hangi yıldızları yönettiğini biliyoruz. Ama futbolcular bu süreci nasıl kaldırabilir, onu bilmiyoruz. Hele ki devre arasında yapılan transferlerin takımlara çok büyük yararları olmadığı örneklerini gözümüzün önüne getirirsek. Aslında haksızlıkta yapmamak lazım şu anda takımda oynayan İbrahim Üzülmez, İbrahim Toraman (Milli takımda neden banko oynamaz anlamam), Necip, Ersan, Nihat gibi futbolcular bu ruhu devam ettiriyor. Önemli olan aslında bu ruha şu an ki yabancıları da katmak. Nouma, Pancu gibi futbolcuların katıldığı gibi.

24 Aralık 2010 Cuma

İnter Sadece Mourinho'nun Mucizesi

Bir teknik direktör bir takımı bu kadar farklılaştırabilir mi? Rafael Benitez'in geçen günü görevine son verilmesinden dolayı bunu söylemiyorum. Jose Mourinho gerçekten farklı. Farklı olduğu da aslında aşağıdaki tablodan belli. Seri A, ne Premier lige ne de La liga'ya benziyor. Bu ligde çok farklı bir motivasyon durumu var. Seri A'nın havasından olsa gerek, oyuncuları çok farklı konsantre etmeniz gerekiyor. Teknik açıdan bakacak olursak, Rafael Benitez'in hücumcu topa sahip olan anlayışının İnter ile çok fazla bütünleşmediğini ama bunu zamanla oturtabileceği görüşündeydim.(Tıpkı Fatih Terim'in İtalya'daki durumu gibi, Fiorentina'nın başındayken de Milan'nın başındayken de oyun tarzını kulüp yapısı kabul etmemişti.) Tabii ki İnter'in bu kadar büyük başarılardan sonra bu sonuçları elde etmesi, Benitez'i sağ bırakmayacağının da işaretiydi. Rafael Benitez’e İnter'in bu tablosundan ötürü asla kötü hoca diyemeyiz. Onun da çok büyük başarıları vardır. (Tabii bir hocayı yaftalamaktan hoşlananlar diyebilirler.) Extramaduro ve Tenerife gibi takımları La liga’ya çıkartıp büyük başarılara imza attı. Valencia ile 2 La liga şampiyonluğu, 1 Avrupa Kupa Şampiyonluğu, 2 Avrupa şampiyonlar ligi finali yaşadı. Liverpool ile de Şampiyonlar ligi şampiyonu oldu. Sonuçta Liverpool’un şu an ki halini biliyoruz. O da 22 puanla 9. sırada.

Seri A taktik anlayışın çok geliştiği ve futbolcularınıza "kademeye girme" gibi unsurları iyi bir şekilde çalıştırmanız gerekebilir. Mourinho'nun da tam bir taktik adamı olduğunu düşünürsek, belki İnter'den Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu beklenmiyordu ama başarılı olması kaçınılmaz oldu. Mourinho'nun esas farklarından bir tanesi aslında oyuncuların ruh halini çok iyi tanıyabilmesi. Belki bu, Benitez'de çok fazla olan bir özellik değil. Şampiyonlar liginde Barcelona gibi zorlu bir maçtan çıktıktan sonra Bayern'e karşı o kadar da zorlanmadı. Bu futbolla açıklanabilecek bir şey değildir. Bu tamamen futbolcuların kendine güvenlerini sağlamakla alakalı bir şeydir. Bu aslında futbolcudan teknik bir vuruş, ara pas, yaratıcı oyun, iyi kademeye girmesini beklemekten önce gerçekten oynamak istemesini, oyuncuya kabul ettirmek.

Benitez'in gönderilmesinde Milan'ın 13 puan gerisinde kalmakta etkili olmuştur muhakkak. Bu olay işte bir moral bozukluğuna sebep olur. O morali bir daha yerine getirmek çok zordur. Bunu İnter'in başkanı Moratti kaldıramıyorsa bunu futbolcuların kaldırmalarını istemek biraz acımasızlık olur.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Alanda Etkili Pres

Bu cümleyi bundan 10 yıl önce Fatih Terim, Galatasaray'ın başındayken söylemişti. O dönemde bu uygulamaya da geçmişti ve sonunda da zaten Avrupa'da kupa geldi. Bu, yıllardan sonra Türkiye'de unutuldu. Birkaç yıldır Barcelona bunun "top" noktalarını yapıyor. Bugünkü katalan derbisinde de Barcelona bunu çok rahat bir biçimde uyguladı. Alanda etkili savunma ama bu sözün alanda kelimesine dikkat etmek gerekiyor. Yani rakip takımın bütün pas açılarını daraltmak ve yok etmek. Dikkatli bir şekilde izlerseniz Pedro, Messi ve İniesta bir futbolcuya pres yaptıklarında, o futbolcunun bütün pas alanlarını kapatıyor aynı zamanda da dinlenerek pres yapıyorlar. Yani pres yapan bir futbolcu varsa onun boşalttığı alan hemen biri tarafından dolduruluyor. Diğeri pres yaptığında da diğeri onun alanını dolduruyor. Xavi, İniesta, Pedro, David Villa ve Messi. Bu futbolcuların tek ortak noktası var. Hepsi hem forvet hem orta saha bölgesinde oynayabiliyor. Barcelona'nın en önemli noktalarından biri de bu. Bu maça kadar 6 maçtır gol yememesinin sebeplerinden biri de bu. Rakibin rahat bir şekilde sahasından çıkamamasının sebebi de bu futbolcuların, takım ilerdeyken geri dönüşleri mükemmel bir biçimde yapmaları. Yani Sergio Busquets, Pique gibi futbolculardan ziyade bu önde oynayan oyuncuların alandaki etkili presleri.

Pedro'nun Çıkışı;

Pedro'dan önce Bojan Krkic diye bir futbolcu vardı. Fakat Pedro bu sene resmen Bojan'ı sahadan sildi. Bugünkü maçında 2 golünü atan, aralara mükemmel kaçan bir futbol oynadı. Hız, takipçilik, düzgün vuruş hepsi var Pedro'da.

Türkiye'de bunu görebilir miyiz acaba?

Maçın sonlarına doğru İniesta oyundan çıkarken bir görüntü vardı. Espanyol taraftarı, artı sahadaki bütün futbolcular İniesta'yı alkışladılar. Bunun sebebi İniesta'nın, Espanyol'un vefat eden genç oyuncusunun adını formasına yazdırmasıydı. Bunun çok büyük bir jest olduğunu Espanyol başkanı da açıkladı. Taraftarın da buna bu şekilde karşılık vermesi gerçekten çok güzel bir görüntü oluşturdu. Ezeli rakibine 5-1 yenik durumda olan bir taraftardan bahsediyorum. Bu karşılıklı bir jesttir ve bu gibi jestlerin futbolda daha fazla görmek isteyen birçok kişi de vardır.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Taraftar = Başarı mıdır?

Her kulüp bir özelliği ile konuşulur. Borussia Dortmund kulübü de taraftar sayısı ile konuşulan bir kulüp. Avrupa’nın en büyük seyirci ortalamasına sahip bir kulüp Dortmund, her maçta futbol izleyen 80.000 taraftarı ile. Bundesliga’da uzun zamandan sonra ligin ikincisiyle arasındaki puan farkını 11’e çıkarmış. Oynadığı 7 deplasman maçını da arka arkaya kazanarak Bundesliga rekoru kırmış bir kulüp. Fakat 80.000 kişi sadece bu sezon ki maçlarından dolayı bu stadı doldurmadı. Futbol izlemek için bu stadı doldurdu. 2005 yılında efsane Westfalen adı tarihe karıştı ve Signal İduna Park oldu.

Şimdi her maçta ortalama 80.000 taraftar karşısında maç oynayan bu takımın başarılarına bakalım;

Dortmund’un toplam şampiyonluk sayısı 6 ve bu 6 şampiyonluğun 3’ü Bundesliga’nın önceki ismi olan German Soccer Champions’ta elde etmiştir. (62-63 sezonu öncesi)

Bundesliga’daki şampiyonluklarını 94/95, 95/96, 2001/2002 sezonlarında elde etmiştir. 8 yıldır şampiyonluk görmeyen bir takım.

1997 yılında şampiyonlar ligi şampiyonluğu yaşamıştır.

Bundesliga’da toplamda 3 şampiyonluk yaşamış bir takım ve 13 yıl önce yaşanmış bir Avrupa’da şampiyonluk. Bu başarıları küçümsemek için söylemiyorum ama taraftarlığın sadece başarıyla ölçülmediğini anlatmak istiyorum. 80.000 kişiye oynayan ve bunu kulübün bir misyonu da haline gelmesi bir kulüp için başarıdır, görülen bir başarıdır. Bu insanlar kalkıp biz mali durumlarımızı düzelttik, borçlarımız kalmamıştır diyerek, taraftarı kandırma yoluna gitmeden ortaya somut bir şeyler koyuyor. Dortmund o stadda çok kötü yenilgilerde alsa, o taraftarın sevgisi sönmüyor. Türkiye’deki taraftarlık ise saman alevi gibi oluyor. Jurgen Kloop ile bir hava yakalamış bu takımın bunu pekiştirmesi de zaten beklenen bir şey olur.

Apertura’nın Lideri Trabzon

Bir gazetenin attığı ve benim de çok beğendiğim bir başlık. Bu yüzden bu konunun başlığını da bu şekilde atmaya karar verdim. İlk yarıyı lider kapattığı 5 sezonun 4’ünde şampiyon olmuş Trabzon. Buna göre şampiyon olma ihtimali %80. Bundesliga, La Liga ve Spor Toto Süper lig birincileri ortalama puanlar 40 veya 39. Trabzon’un da ilk yarıyı 42 puanla bitirme ihtimali de yüksek. Rıdvan Dilmen’in dediği gibi eğer bir düşüş yaşamazlarsa uzun bir süreden sonra lig puan ortalaması 80’nin üstüne çıkacak. Şimdi bu durumda şöyle bir hava yaratılabilir. 3 büyükler kötü, Trabzon’da aradan sıyrılıyor. Aradan sıyrılan falan yok. Biraz daha zorlasalar Dortmund gibi farkı 10 puana çıkaracaklar. Hem de iyi bir futbolla. Geçen seneki gibi 3 büyüklerin şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerek diyebileceğimiz bir durumda yok. Zaten iyi bir futbol oynandığı, sezonun başında oynanan Liverpool maçı ile görülüyordu. Liverpool’a direnen hatta maçta zaman zaman ezen bir Trabzon vardı. Bu seneki iyi taraflarından biri bu performansını devam ettirmesi oldu. Bir ölçü yakaladılar. Devre arasında bu ölçünün bozulmaması gerek. Daha önce zaman zaman patlayan ama uzun vadede başarılı olamayan bir Trabzon vardı. İstanbul takımlarına karşı üstünlüğünü artık Belediye maçında iyice ortaya koymaya başladı. Orta saha bunda çok etken. Colman ve Selçuk’un itici bir güç olması aynı zamanda Egemen gibi Serkan gibi futbolcuların da futbol hayatlarında altın çağlarını yaşamaları, Trabzon’u ilk yarının lideri olması için yeterli oldu. Bu futbolculara bir de Yattara katılırsa kimse tutamaz artık Trabzon’u. Yattara gibi yetenekli futbolcuların belli bir çizgi tutturamamasından genellikle insanlar feryat edebilir. Fakat Yattara zaten böyle oynayabilseydi, bu yetenekteki birini bugün Chelsea’de izlerdik.

83’ten Beri

Evet 1983’ten beri şampiyonluk yüzü görmemiş bir Trabzonspor. Artık Bursa’nın geçen sene şampiyon olup verdiği gazla mı yoksa Şenol Güneş oyun mantalitesiyle mi bu duruma gelebildi Trabzon? Bence ikisi de. Zaten geçen seneden gelen bir hazırlık vardı. Bu sene de Colman, Yattara, JaJa gibi kaliteli yabancılarıyla bu başarıya doğru gidiyorlar. 83’ten beri 94-95, 95-96, 2003-2004 ve 2004-2005 sezonlarında şampiyonluklar kaçtı. Fakat bu sezon kaçar mı? Taraftar şimdiden şampiyonluk diye bağırmaya başladı.


Yukarıda 83 yılında şampiyon olan takım duruyor. O takımın kalecisi Şenol Güneş yani şu anda Trabzon’un başında olan adam. Tarih herşeyi gösterecek olandır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Galatasaray'ın yapacağı en iyi şey

Geçen Uğur Meleke’nin yazdığı bir yazının bir kısmını çok önemsedim. Alt yapıda olan genç futbolcuların bu maçta oynamasının ne gibi bir riski olabilirdi. Çok güzel bir nokta. Galatasaray alt yapısıyla övünen bir kulüp. Onunla yarışabilen de Beşiktaş. Zaten çok kötü bir durumdasın takımın morali sıfırlanmışken neden alttan yetişen gençlerin heyecan ve futbol tutkularından yararlanmıyorsun. Şu anda A2 liginde bir maç eksiği olmasına rağmen 36 puanla lider olan bir takım var. Orta sahaya Cumhur gibi, Santrfor eksikliği yaşayan A takıma Cem Sultan, Anıl Dilaver gibi santrforlar neden bu maçta oynayamaz. Bırak da Mehmet Batdal biraz daha kenarda otursun. Sezon başından beri zaten oturuyor. Fazla birşey kaybetmezsin. Bu sadece Galatasaray açısından iyi olabilecek bir şey değil eğer tutarsa Hiddink’in de gözünden kaçmayacaktır.

Gençlerbirliği karşısında yapacağı en mantıklı hareket bu olurdu herhalde Hagi’nin. Ama ben düşünmediklerini sanmıyorum. Tugay gibi geçen sene az da olsa altyapıda görev yapmış birinin bunları gördüğüne inanıyorum. Bu maçta bence düşünmeliydiler. Schuster nasıl Fatih Tekke yerine Ali Küçik’i sahaya sürüyorsa bunu Hagi’de yapabilmeli diye düşünüyorum.

Yukarıda gördüğümüz tabloya göre bu takım aynı zamanda A2 liginin en az gol yiyen takımı. Galatasaray’da en büyük açığın defans bölgesi olduğunu da düşünürsek. Semih, Emrah Yollu gibi futbolcuları teknik kadronun göz ardı etmemesi gerek.

Uğur Meleke'nin yazısını okumak için buraya

Daum’un Farkı

Fenerbahçe geçen sene oynadığı büyük ve kritik maçların hemen hemen hepsini kazandı. Bunun tek bir sebebi vardı; Daum’un futbol anlayışı. Daum futbol anlayışını son zamanlarda hep kazanmaya yönelik kurmuştur. Fenerbahçe’nin şampiyonlar liginde çeyrek finale çıkabilmesinin altında aslında bu neden yatar. Kazanmaya alışmış bir Fenerbahçe. Her maçını sadece kazanmak için oynayan bir Fenerbahçe. Fakat Aykut Kocaman’ın daha farklı bir anlayışı var ama bu anlayış şu anlık Fenerbahçe’li futbolcuların yeteneklerini biraz aşıyor. En azından deplasmanda aşıyor. Daum, geçen sene oynanan derbileri kazandı, Bursa gibi kritik deplasmanlardan 3 puan çıkarmayı bildi. Türkiye’de de aslında böyle bir sistem işliyor, büyük maçları kazanırsan şampiyonlukta şansın daha fazla. Bu sene biraz daha farklı, 3 büyüklerin sürünmesi otomatik olarak Trabzon ve Bursa gibi iyi takımları rakip yapıyor. Topsuz alanda savunma değil top ile birlikte savunma ve top ile birlikte hücum. Nitekim böyle hareketli bir sistem kurduğunuz zaman her futbolcu buna dayanamayabiliyor. Burada Baroni ve Selçuk gibi oyuncuların rolleri azalıyor. Bu sefer Emre, Alex ve Niang’ın üzerine de oldukça yük biniyor. Bunu Aykut Kocaman Semih ile hafifletebilir. Ama bu sistemi mükemmelleştirebilmek için 11 fubolcunuz birbiriyle muhabbeti topla olmalı. Bir kafede sohbet ederken bile bu mantıkla sohbet etmeliler. Yani her takıma karşı uygulaması zor olabilir. Nitekim Fenerbahçe’de kendi gücüne yakın takımlara karşı hala bir üstünlük sağlayabilmiş değil.

Daum’un futbolu ise alan futboluydu. Alan içinde oynayan bir takım vardı. Elinde ki futbolcularla da bunu çok iyi oturtabiliyordu. Eminim Türkiye’nin tansiyonunu Aykut Kocaman’dan daha iyi biliyordu. Bu da oyuncu seçimlerinde doğru hamlelere götürüyordu.(Aykut'un ilk senesi olması dolayısıyla da zaman vermek gerek.) Bu noktada bir tartışma ortaya çıkıyor. Futbolcuya göre sistem mi? Sistem’e göre futbolcu mu? Günümüz futbolunda eğer Barcelona, Manchester veya Real Madrid değilseniz futbolcuya göre sistem hemen işe yarayabilen bir sistem gibi gözüküyor. Ama bir takıma sistemi oturttuğunuz zaman daha sonra ki yıllarda karşılığını fazlasıyla alabiliyorsunuz. Aykut Kocaman bunu oturtmaya çalışıyor ama bu dönemde sancılar olacaktır. Tabii bu sistem kulübün yapısına da uyum sağlamak zorunda. Fenerbahçe yıllardır 4-4-1-1 sistemini takımına oturtmuş, başarılarını bu şekilde elde etmişti. Belki buna zaman verildiğinde böyle bir mantaliteyle de başarılı olabilir.

Orta Alanın Hareketliliği;

Bu Fenerbahçe’de bütün oyunu orta alan belirler. Emre ve Alex’in, ilerde ve geride kurdukları oyunlarla Mehmet Topuz, Dia, Stoch gibi futbolcuların da yön değiştirmeleriyle bu oyun oynanabiliyor. Nitekim kendi sahasında böyle oynadığı zaman her takımı dağıtabilen bir Fenerbahçe ortaya çıkıyor. Caner’in tam bir sol bek olmaması bir handikap ama yaşı genç bunu Fenerbahçe’de öğrenebilir. Aykut Kocaman’ın Andre Santos gibi bir futbolcuyu kesip Caner’i koymasının bir sebebi vardır herhalde.

Problem Ankaragücü’ne yenilmek olmamalı. Daha derin bir bakış açısıyla Aykut Kocaman’ın çalışmalar yapması lazım ki basın toplantılarından da bunu sezebiliyoruz.

12 Aralık 2010 Pazar

Sami Yen’e böyle Veda

Vedalar genelde hüzünlü olur ama bu veda da hem hüzün, hem sinir, hem küfür, hem de yıkım vardı. Bu veda’nın altına imza atan insanlar belli, buna imza atan utanmayan, Galatasaray’ın umurlarında olmadığı, futbolcuların hakkını yedikten sonra bunu kar etme olarak basına yansıtan YÖNETİM!!! Bu kadar net ve basit. Bunda sadece bu yönetimin değil daha önce ki Mehmet Cansun, Faruk Süren yönetimlerini de eklemek lazım. Bu yönetimlerle birlikte gelen bir çarpıklık var ve bu, onun patlaması gibi. Çünkü bunlar bokun etrafında üşüşen sinekler gibiler. Sanki Galatasaray kötü bir konuma düşse de biz de çıkıp şu kanalda konuşsak dermişçesine ellerini avuşturan insancıklar. Özellikle Faruk Süren’in yaptıkları. Bütün gayeleri Galatasaray olduğunu söyleyen ama o gayelerinin temelini çürüten başkanlar. Adnan Polat’ı anlatmaya gerek yok.

Maç genelinde bir şey söyleyebilmek mümkün değil zaten. Santraforsuz ve böyle kabız bir orta saha ile hiçbir şekilde başarılı olamazsınız. Bunun üzerine bir takımda ki yaratamayan tek yaratıcı oyuncunu, Elano’yu kaybedince böyle bir tablo kaçınılmaz. Bari Misimovic’i kazanmaya çalış diyebilirsin ama Hagi takımda kendisini görmek istemiyor. Yıldız takıntısı olan bir adam. Bu zamanlarda bir futbolcunun çıkıp sırtlaması gerek takımı, ama o da yok. Birkaç haftadır sahada zaten fubolcular yerine küfürler oynuyordu artık koltuklar oynamaya başladı. Bunda sonuna kadar hak veriyorum taraftara. Hatta geçen bir arkadaşımla da konuştuğumuz gibi görüşlerini paylaşıyorum. Siz Türk Telekom Arena’yı haketmiyorsunuz kampanyası başlatılıp eylem bile yapılsa yeridir. Galatasaray taraftarı kötü sonuçları Avrupada ki hüsranlara alışık ama bu kadarını kaldıracak durumda değil. Bu iş daha nereye kadar gider bilinmez.

Sorunun çözümü nasıl olur bilmiyorum ama sorunları sayacak olursak;

Kim demiş Adnan Polat futboldan anlar diye. Birisi bunu gaza getirmiş ve bu da kalkmış kendini bir şey zannedip takım kurmuş. Esas problemlerden bir tanesi bu. Başkanlar zaten futbolu bilmez, ama bizim başkanlar hep bildiklerini sanırlar. Daha önce ki teknik direktörlerle bir şekilde götürüyorlardı. Çünkü birçok boşlukları o teknik direktörler dolduruyordu. Ama şimdi kimse bu boşluğu dolduramıyor. Kanayan bir yara vardı sadece buna ufak pansumanlar yapılıyordu ama artık bu pansumanlarda işe yaramaz oldu, o kan durmuyor artık. Hagi’nin konuşmalarından anlaşılıyor ki bu sorunu gene devre arası transferlerle halletmeye çalışacaklar. Eğer gene böyle yapacaklarsa bu adamlar gerçekten kriz yönetimi nedir bilmiyorlar. Geçen sene ki hataları da analiz edememişler, önlerinde nasıl bir sorun olduğunu da bilmiyorlar. Bu sorunu Hagi’ye bırakırsak hiçbir şey olmaz. Bu teknik direktörlük bir problem değil. Bu aslında Trabzon maçından beri böyle değildi ama hep biz ona bağladık. Hala TV’de Hagi bunu kaldıramaz sözleri söyleniyor. Peki hangi teknik direktör kaldırır? Fatih Terim mi? Güldürmeyin. Galatasaray’ın bu konuma gelmesinde ilk adımı atan bu adam değil miydi allah aşkına. Bu adamın hala 10 sene önce yaptığı şeyden dolayı saygı mı duyucaz, bu kadar küçüldü mü Galatasaray?

Ben hatırlarım Galatasaray’ın bir farkı vardı. Mali açıdan gene bozuk olan dönemlerde bile yönetimin içinde olan olaylar hiçbir zaman basına sızmazdı. Galatasaray’ın sadece futbolu ile ilgili haberler çıkardı. Ama artık GS’nin konuşulmadık nesi kaldı bilmiyorum. Zaten olay bu Mustafa Yücedağ rezaleti ile başladı ve artık sonu buraya kadar dayandı. Bu Hagi daha başarısızdı olayı falan değil. Bu çok derin bir problem. Bu kadar derin problemler belki daha önce de yaşanmıştı yönetimler içinde ama hiç bu kadar ortada ve rezil bir şekilde yaşanmamıştı.

Gerets'in suçu neydi? 83 puanla çatır çatır futbol oynayarak şampiyon olmuş takım. İkinci sezonda şampiyon olamadı diye gönderildi. Hiç oynanan oyuna bakılmadı. Pas trafiğinin ne kadar oturduğuna, futbolcuların artık birbiri ile uyum sağlamaya başladığına bakılmadı. O günlerde oynayan Sasha İlic'i arar olduk.

İlk Hagi döneminde Hagi'nin de hiç bir suçu yoktu. Sanki 4 senedir arka arkaya şampiyon olan, Avrupa da acaip iyi bir takım vardı da Hagi'nin ligde 3. olması garip görüldü.

Aşık olduğun adamı, Feldkamp'ı getirdin. 93 yılında Okanları, Hakanları, Arifleri cesurca sahaya süren o takımın alt yapısını oluşturan. Onun da arkasında durmadın. Seversin sevmezsin, arkasında durulmadı.

Arada harcanan adamlardan biri Skibbe. Nereden buldun getirdin. Leverkusen. Bu adam Leverkusen ile sadece seni 5-0 yendi diye bu adamı teknik direktör yaptın. Ne kadar ahmak ve sığ bir futbol anlayışın olduğunu gösterdin. Bari bu adamın arkasında dursaydın. Olan da tabii o arada Bulent'e oldu. Bülent gibi bir efsane belki de bir daha hiçbir zaman hocalık yapamayacak senin yüzünden Adnan Bey. Bir de utanmadan olmayan bir görev yarattın futboldan sorumlu adam diye Feldkamp'ı tekrar getirdin. Komedi.

Abiler gitti Galatasaray bitti.

Hasan abiler, Hakan abiler. Bundan çok değil 2 sene önce Galatasaray şampiyon oldu. Herkes o şampiyonlukta Hasan abi, Hakan abi’nin futbolcuları sahiplenmesi cebinden para çıkartıp vermesinden konuşuyordu. Ben de yok canım artık öyle bir devir mi kaldı, yani bu takımın bir teknik direktör’ü yok mu, bu şekilde şampiyon olunur mu diyordum. Evet yanılmışım olunuyormuş. Bu aslında Türk futbol liginin ne kadar berbat bir yerde olduğunun göstergesi. Endonezya futbolunda bile olmayacak şeyler burada oluyor. (ki onlar da futbol oynuyo mu bilmiyorum) Bu kabul edilemez birşey. Türkiye’de ki futbolcular hala bir abi arıyorsa profesyonelliğin gerçekten bittiği andır. Tabi ki tecrübeli futbolcular gençlere yol gösterirler ben buna karşı değilim ama burada ki durum teknik direktörü yok sayan bir durumdu. Yazık gerçekten.
Hasan abi ile Hakan abiyi geri istiyoruz bari bu sezonu kurtaralım..

“Hiçbir kuvvet beni bu satdda 25.000 kişi olduğuna inandıramaz! Dida’yı bir kere bile duyamadım” Galatasaray mağlubiyeti sonrası Milan kaptanı Paolo Maldini’nin sözleri…

Bugün aynı o stadda, Maldini’nin bahsettiği stadda 10.000 kişi vardır. Havalar soğuk falan meselesi değil. Bu sevgi meselesi. Bu sevgi kalmadı ve artık transferlerin hiçbir inandırıcılığı da kalmadı. Şimdi sorarım o efsanevi yeri kim bu hale getirdi?


Evet bu stad bu olayla açılmış. Tarih 20 Aralık 1964. Küçük bir yangından dolayı paniğe kapılan insanlar tribünlerden aşağıya atlamışlar ve birkaç yaralı olmuş.


Tarih: 12 Aralık 2010 koltuklar sökülmüş, taraftar isyanda. Ali Sami Yen bu şekilde tarihe karıştı.

20 aralık 1964’de açıldı, 12 Aralık 2010’da kapandı.

Hayırlı olsun mu yeni stad?

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ve Barça forması da reklam alır...


Futbol endüstrisini görmezden gelen ve yadsıyan birçok futbolsevere artık çok net bir cevabımız var.

Malumunuz, İspanyol (ve hatta dünya) devi Barcelona kulübü, 111 yıllık geleneğini geçtiğimiz hafta itibariyle bozdu ve formasına sponsor reklamı alınmasında karar kıldı.

Dünyada başka bir örneği olmamış bu kültürden kısaca bahsedeyim. Barcelona, kendi formasını kutsal olarak kabul ettiği için, bugüne kadar formasına hiçbir şekilde bir sponsor reklamı almamıştı.
Birkaç sezondur formasında yer alan Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu olan UNICEF, ise kulübün gelir elde ettiği değil, bilakis yılda 1,5 milyon euro verdiği bir kurum.

Sponsorun adı: Qatar Foundation

İşte bu geleneği bozan şirket, Katar menşeili Foundation. 5,5 yıllığına 165 milyon euroluk dev bir anlaşmayla dünya rekoru kıran bu olay, Barça'nın sadece futbol alanında değil, endüstride de bir dünya devi olduğunu hepimize gösterdi.

Kulüp UNICEF'den de tamamen vazgeçmiş değil. Ticari uzmanlar iki logonun da takımın formasında yer almasının yollarını arıyorlar.

Qatar Foundation da neymiş diyorsan, buraya!

10 Aralık 2010 Cuma

Devler Ligi'nde 1. perde kapandı



Şampiyonlar Ligi 2010/11 sezonunun 1.tur maçlarını geçtiğimiz çarşamba gecesi itibariyle tamamlandı.
Her sene olduğu gibi bu sene de gruplara kalan sürpriz takımların şaşırtıcı mücadeleleri, hayal kırıklığı yaratan devler ve seyir zevkimizi arttırıcı golleri, kurtarışları, pozisyonları geride bıraktık.

A Grubu'ndan, H Grubu'na kadar olan 8 ayrı kapışma sahnesinin son durumlarına bi' bakalım:

A Grubu:

1. Tottenham
2. Inter
3. Twente
4. Werder Bremen

Alkışlar İngiliz ortancası Tottenham'a geliyor tabiki de. J.Mourinho'suz Inter, Rafa Benitez'le grubu 2. tamamlasa da yoluna devam ediyor. Hollanda'nın yükselen lalesi Twente Kupa 2'ye doğru yol alırken, grubu sonuncu olarak bitirip evine dönen Werder Bremen, mızıkacılarını oldukça üzmüşe benziyor.

B Grubu:
1. Schalke
2. Olympic Lyon
3. Benfica
4. Hapoel Tel-Aviv

Alman sağcılarının panzeri Schalke, grubu lider tamamlayarak 2.turdaki rakibini beklemeye başladı. Son 10 sezondur yıldızı parlayan ama hiç kuyruklu olamayan Lyon, her zamanki klasiğine devam edip ikincilikle tur atlayan diğer takım oldu. Portekiz temsilcisi Benfica Avrupa Ligi'ne göz kırparken Hapoel Tel-Aviv, ibranice "güle güle" diyor.

C Grubu:
1. Manchester United
2. Valencia
3. Glasgow Rangers
4. BURSASPOR

Kırmızı şeytanlar evindeki Rangers beraberliği dışında çok da sürpriz yapmadı bu grupta. Ama bu huyları 2. turda da devam eder mi bilinmez. Mehmet Topal'lı Valencia şimdiden grubu lider tamamlayıp karşısına çıkacak olan takımın dişine göre olmasını dilemeye başladı. Rangers bu sezon Avrupa Ligi'nde sürpriz yapabilir, demedi demeyin. Devler Ligi'nin Anadolu Beyi Bursaspor'umuz ise, kazandığı tecrübeye ilave olarak attığı 1 gol ve kazandığı 1 puanın getirdiği moralle gözünü tekrar Süper Lig liderlik koltuğuna çevirmiş durumda. Yeşil timsahlar her şeye rağmen Devler Ligi'ne renk getirdi, tebrik ederiz.

D Grubu:
1. Barcelona (Dream Team)
2. Kopenhavn
3. Rubin Kazan
4. Panathinaikos

Barça'ya parantez içinde Dream Team dememiz herhalde Real Madrid'liler dışında kimseyi kızdırmaz. Bize göre bu ünvanı sonuna kadar hak ediyorlar çünkü. Kendileri için söylenecek pek bir şey yok, zaten oldukça kolay bir gruba düşmüşlerdi ve rahatça tur atladılar. Grubun en sürprizi Danimarka temsilcisi Kopenhavn'ın 2.tur vizesini alması oldu. Gerçi Kopenhavn, R. Kazan ve Panathinaikos güç dengesi birbirine yakın üç takım olarak görülse de, aralarında en tecrübeli olan Panathinaikos'un sirtakiye geri dönmesi, biz komşu futbolseverleri şaşırtmadı değil. Rubin Kazan ise Avrupa Ligi'nde yine tepeyi zorlar diye düşünüyoruz.

E Grubu:
1. Bayern Münich
2. Roma
3. Basel
4. Cluj

Bir Şampiyonlar Ligi klasiği olan Bayern, grubu yine kendisine yakışır bir konumda bitirdi. Grubun İtalyan mutfağı olarak karşımıza çıkan Roma, herkesin beklediği gibi 2.tura çıkan diğer takım olurken, İsviçre çikolatası Basel, kayak takımlarını Avrupa Ligi'ne taşımaya başladı. Romen Cluj ise herkesin beklediği gibi grubu son sırada tamamladı ve balkanlardan gelen soğuk hava dalgasıyla sahneden indi.

F Grubu:
1. Chelsea
2. Marsilya
3. Spartak Moskova
4. Zilina

Acaba bu sezon o kupayı kaldırabilecek miyiz? sorusunu eminiz her Chelsea taraftarı soruyordur. Zira Maviler yakın tarihte kupanın bir kulbundan tutsa da onu bir türlü havaya kaldıramıyor. 2. tur çıktıkları için kendilerini tebrik ediyoruz. Fransız Marsilya ise birkaç sezondur yükselişte olduğunu bu gruptaki performansında da gösterdi. Bir zamanların efsane takımı Rus Spartak Moskova ise, eski günlerinden uzak, Avrupa Ligi tatmin edici bulan bir takım haline büründü. Artık orada bir sürpriz bekliyoruz. Grubun mütevazi takımı Zilina ise, yarışmacı arkaşlara başarılar diyip, evine dönen takım oldu.

G Grubu:
1. Real Madrid
2. Milan
3. Ajax
4. Axuarre

Barça'nın grubu bu kadar kolayken, Beyazlar'ın böyle bir gruba düşmesi reva mı? Ama onlar için yine farketmedi ve grubu lider olarak tamamladılar. "Ben hala buradayım!" diyen İtalyan devi Milan ise 2. olarak, yoluna emin adımlarla ilerliyor. Hollandalı Ajax Avrupa Ligi'nin en büyük şampiyon favorisi olarak devam ederken, bir zamanlar Galatasaray ile sürekli it dalaşına giren Axuarre artık sürpriz yapamıyor.

H Grubu:
1. Shaktar Donetsk
2. Arsenal
3. Braga
4. Partizan

Ukrayna'nın yeni devi Shaktar, artık çok olmaya başlayıp gruplardan lider çıkmaya başladı. Öyle ki, İngiliz devi Arsenal'i bile ikinciliğe itebilmeyi başardılar. Braga ve Partizan'a baktığımız zaman Partizan'ı 3. sırada görmek bize daha normal gelirdi ama Braga, Avrupa Ligi sahnesinin yeni oyuncusu artık.


2010/11 Şampiyonlar Ligi'nin 1.turunu böyle kapattık. Devler Ligi her zamanki gibi futbol lezzetinin en fazla hissedildiği dev bir tiyatro. Umarız bundan sonraki turlarda da güzel enstantaneleri görürüz.

We care about football! :-)

3 Aralık 2010 Cuma

Garanti Süresi: Şubat’a Kadar

Beşiktaş’ın Porto deplasmanında sergilediği oyunun aynısını Sofia deplasmanın da da gördük. Cska Sofia’da aynı oyun tarzını benimseyince ortaya tadı tuzu olmayan, soğuk bir maç çıktı. Öyle soğuk bir maçtı kı ilk yarının sonlarında sahaya atılan meşaleler bile o soğukluğu biraz kırabildi. İlk yarı da CSKA’nın genç Bulgar oyuncusu Spas Delev’in hareketliliğini gördük ama o hareketliliğin dışında etkili olduğu sayılamaz. %100’lük gol pozisyonunu da kaçırmış olabilir ama kendini vuruş konusunda kendini gelişitirirse ilerde önemli yerlerde olabilecek bir potansiyele sahip. Beşiktaş’ında tek şutunu izlediğimiz bir ilk yarı oldu. İkinci yarı için soyunma odasına giden CSKA’lı futbolcuları hocaları tebrik etmiştir her halde. Çünkü herşey tam planladıkları gibi gidiyordu. İlk yarı Beşiktaş’a pozisyon vermemişlerdi. İlk yarının sonlarında buldukları pozisyonları 35 – 40 dakikaları arasında bulmuş olsalar belki de soyunma odasına 1-0 önde gidebilirlerdi. Büyük ihtimal ikinci yarı golü de atmayı planlıyorlardı ama bu plan tutmadı. Bunun en büyük sebebi etkili olmaya çalışan ama gol atamayan forvet oyuncularının beceriksizliğiydi. Beşiktaş’ın ikinci yarı da iki tane zorunlu değişiklik yapmış olmasını da bir avantaja dönüştüremeyen, Beşiktaş’ı hamle yapmaya zorlayacak bir girişimde de bulunmayan bir CSKA olunca sahada, böyle bir sonuç kaçınılmaz oldu. İlk hamlesini 2-0’dan sonra yapması golü biraz geciktirdi.

Beşiktaş'ı Guti'li ve Guti'siz olarak ikiye ayırmak lazım. Guti takımda olduğu zaman Beşiktaş’taki pas organizasyonları daha rahat yapılıyor. Fiziksel yönden daha güçlü ama organizasyonlarda başarısız Ernst, Aurelio gibi futbolcuları oldukça rahatlatan bir yapıda futbol oynuyor. Geriden top almalarda ve atağın yönünü daha hızlı döndürme de en etkili oyuncusu. Böyle alan savunması yapan takımlar karşısında topun yönünü hızlı bir şekilde çevirmek çok önem kazanıyor. Bu düzeyde bir maçı kazanmak için bu oyun yeterli olabilir ama atağın yönünü kendi yarı alanınızda yaptığınız sürece karşıda ki takıma karşı koyabilmek aslında zor. Beşiktaş maçın birkaç noktasında bunu karşı alanda denedi ve pozisyonlara girdi. Bunlarda en etkili olan adamda Guti’ydi. Ernst’in oyunun yönünü değiştirme konusunda pek iyi olduğu söylenemez, Aurelio’da o konu da daha ağır kalan bir futbolcu, Necip olabilme potansiyeli var ama futbol tarzını ve biçimini daha tam oturtabilmiş değil, Holosko topla birlikte hızlı koşan bir forvet, Nobre’de son adam olarak görev yapıyor. Bu futbolculardan da geriye sadece Guti kalıyor. İlk golün de ortasını yapan adam. Beşiktaş son iki maçını da kapanarak kazandı. Sezon başında o devamlı saldıran Beşiktaş biraz gerilerde kaldı. Ama Schuster’in deplasman taktiklerinden biri de bu olabilir. Sakatların çok olması da bunda etken olabilir. Quaresma’nın ilk yarıyı kapattığı söyleniyor ama sanki o gelince Beşiktaş sezon başında ki o hızlı futboluna geri dönecek.

Avrupa’da Şubat’ı gördük, daha fazlasını da görmek dileğiyle…

1 Aralık 2010 Çarşamba

Biz Onu Hep Yanlış Tanıdık

Elano’nun Santos’a gitmesini mali açıdan değerlendirmek istemiyorum. O açıdan birçok kişi değerlendirmesini yapıyor. Elano'nun sportif olarak Galatasaray’a ne katmasını bekliyorduk, ne kattı veya kalsaydı neler katabilirdi sorularını sormak istiyorum. Aslında Elano’ya gelene kadar Galatasaray’a gelen yabancıların takıma ne kattıkları sorulması gerekiyor. Elano bu işin son safhası gibi. Saymak gerekirse; Bu aslında Cassio Lincoln ile başlayan, De Sanctis (Napoli'de neler yapabildiğini görüyoruz.), Nonda (Bir hiç uğruna takımdan koparıldı), Leo Franco, Jo ve Dos Santos rezilliği gibi örneklerle uzayan bir liste. Şu anda takımda bulunan Kewell örneği de apaçık ortada. Geçen senenin neredeyse tamamında sakat olan ve sözleşmesi bitmesine rağmen "beni dünya kupasında izleyin ondan sonra karar verin" diyebilme cesaretine de sahip, kupada daha ilk maçta kırmızı kartla oyundan atılıp, hiçbir şey yapamamış bir adamla tekrar sözleşme imzalamanın hangi mantığa ve akla sığdığını bana birisi anlatabilir mi. Galatasaray’da daha bunun gibi sorgulanması gereken birçok konu varken Elano’yu problem etmek biraz zor. Bundan bir sene önce Galatasaray’a gelen ama herkesin beklediği şeyi veremeyen bir futbolcu olarak Türkiye’de anılacağı kesin. Bir anlamda Lincoln ile aynı kefeye rahatça konabilir. Elano üzerinde ki algı şu anda böyle. Haberlerde yer alan Elano’nun Santos ile anlaşmasına şaşmamak gerek. Burada mutsuz olduğu artık herkes tarafından bilinen bir şey. Büyük umutlarla alındı ama bir türlü istenen uyum sağlanamadı. Elano’nun nasıl bir futbolcu olduğu değil ondan ne beklediğimiz bence bu nokta da daha önemli. Nasıl bir oyun bekliyoruz? O daha önce ki takımlarında nasıl bir görev üstlendi? Takımı taşıyan mı, takımla birlikte yükselen bir futbolcu mu? (Ondan takımı taşımasını istediler ama her kornerde, serbest vuruşta Arda veya Sabri’yi gördük.) Aslında o kadar da görev üstlenebildi mi? Peki Elano’nun suçu ne?

Elano’dan ne bekleniyordu?

Büyük bir çoğunluk Elano’dan, Hagi olmasını bekliyordu. Tıpkı daha önce ki senelerde Lincoln’den beklenilen şey gibi. Ama Elano hiçbir zaman hiçbir takımda Hagi olmadı. Serbest vuruş kullanmak Hagi olmak değildir. Oyunun temposunu ayarlayabilmek aslında Hagi olmaktır. (Bu tempoyu 10 futbolcu birden ayarlayabiliyorsa zaten Barcelona oluyorsunuz.) Fakat Galatasaray’da oynanan bir oyun var mıydı bu da tartışılır. İkincisi; madem Hagi ile karşılaştırıyorsunuz. Hagi döneminde ki Galatarasaray’ı da, şimdi ki Galatasaray ile karşılaştırın bakalım da ortaya ne çıkıyor görelim. GS’nin ve GS taraftarının artık bu Hagi, Popescu ve Hakan Şükür sendromunu bir an önce atlatması gerek.

Elano Galatasaray’a ne kattı?

Aslında bir şey katmadı. Bu takıma Elano’nun bir şey katmasından çok, teknik direktörünün veya “Türk milli takımının defansı bizde” diye övündükleri defansın bir şey katması beklenmeli. Buna ek olarak orta sahada oynayan üçlünün bir şey katması önemli. Çünkü Elano kurulu bir düzenin üzerinde oynadığı zaman daha fazla kendini gösterebilen bir oyuncu. Yani takımla birlikte yükselebilen, performansını artırabilen bir yapısı var. Bunu daha önce Shaktar ve Manchester City takımlarında gördük. Aynı şekilde Brezilya milli takımında da.

Aslında herşey daha transferin ilk dönemlerinde başlamıştı. Dunga’nın Brezilya milli takımına seçilmek istiyorsan ilk on bir de oynayabileceğin bir takıma git demesi aslında Elano’ya karşı bizde bir ön yargı yarattı ve bu adama hep bu ön yargı ile yaklaştık. Bu profesyonel futbol anlayışına sığmayacak bir şey. Hoş GS’de son 4 sene de yapılan hangi iş, profesyonel anlayışa uyuyor ki.

Güle güle Elano…

30 Kasım 2010 Salı

Pas Atmak Yetenektir

110 İsabetli Pas. Evet!! Xavi’nin dün El Clasico’da yaptığı isabetli pas sayısı. Barcelona’nın yapmış olduğu 684 pasın 110’u Xavi’nin. Nerdeyse 6’da biri. El Clasico'da 2. gol de 22 pas yapılarak atılıyor.

Bu tablodan görüyoruz ki; Xavi gibi pas atmak ayrı bir yetenektir. Herkesin bildiği gibi Barcelona’nın bel kemiği, La Masia’nın bahçelerinde büyümüş, Katalan kültürünün kalbinden kopan bir insan üstü varlık. O olmayınca İspanya Milli takımı da, Barcelona’da da olumsuz bir değişim gözlendiği kesin. Dün kü El Clasico’da da ilk golün sahibi ve 2. golü de kıl payı kaçıran orta sahanın bel kemiğiydi. Yaptığı 110 isabetli pasla rekor kıran oyuncular arasında yerini aldı. Üniversiteler de pas atmanın incelikleri diye bir ders olsa her halde Xavi’nin videoları gösterilirdi.

Aslında yukarı da yazılan istatistik, El Clasico’nun özetiydi. Zaten bu kadar pas yapan ve insanı bunaltan, kızdıran bir takımdan da 5 tane gol beklenirdi. Barcelona’lı futbolcular, Real’li futbolcuları pas yaparak kızdırdı. Bu yüzden Ronaldo, Guardiola'yı iteklercesine bir hareket içine girdi. Real’e ve özellikle Mourinho’ya büyük bir komplo vardı. Bu komplo, birkaç pozisyon dışında sportmenlik dışı hareketten ziyade pas komplosuydu. 4-0’dan sonra Valdes’in fileleri sallaması da bunun bir kanıtıydı. Messi’nin Carvalho’nun dirseğine kafasını vurarak kendini yere atması bile sahalarda çok zor görülebilecek bir şeydi. Şimdi aslında şunu sorgulamak gerekir. Mourinho İnter’de, Barcelona’ya karşı gösterdiği başarıyı burada neden gösteremedi. Herkes neden savunmayı bu kadar önde kurduğunu sorgulayabilir. Ama hangi teknik direktörün elinde Ronaldo olsa, Benzema olsa, Angel Di Maria olsa, Mesut Özil olsa bu savunmayı önde kurar. Mourinho, futbola reel hatlarla bakan bir teknik direktör. Elinde Milito yerine Ronaldo varsa bu savunma önde kurulur. İnter ile farkı da orada yatıyor. İnter’i bir takım yapmak Real Madrid’i bir takım yapmaktan daha zordur. Fakat Real Madrid son yılların da en takım gibi oynayan takımı, geçen sene ki İnter kadar olmasa da. Fakat dünya üzerinde hiçbir takım Barcelona kadar takım değil. İnter’in geçen sene bir maçta yaptığı şeyi Barcelona 4 senedir yapıyor ve yapmaya çalışıyor. Bu maçın kilidi buydu. Açıkça söylemek gerekirse Real’i daha şanslı görüyordum ama Barcelona’nın da ultra bir futbol oynayacağını herhalde çoğu kişi tarafından tahmin edilmiyordu. Dün, Mehmet Demirkol’unda söylediği gibi Barcelona yılda 2 kez veya 3 kez böyle oynar. O da daha önce ki yazımızda yazıldığı gibi Mourinho ve Real’e özel bir şey. Olmuş bir ürünün daha olgunlaşma yolunda ki bir ürüne yenilmesi zaten zor bir olay olduğu görülüyor. Bir yandan da şu ortaya çıktı; sen hızlı oynarsan, Barcelona daha hızlı oynar, sen pas yaparsan, Barcelona senden daha fazla pas yapar, koşarsan, Barcelona senden daha fazla koşar.

Hafta sonu oynanan Türkiye’nin El Clasico’su sayılmayacak derbiyle çok benzer bir yanı vardı bu derbinin. Sonucu dışarda bırakacak olursak. Hafta sonunda ki Galatasaray – Beşiktaş derbisinde GS’nin %68’e %32’lik bir üstünlüğü vardı. Tıpkı Barcelona’nın Real’e yaptığı gibi. Arada ki farkta çok büyük gibi görünmese de büyük bir fark. Yetenek + Pas +İlerde oyun + Katalan ruhu + Birbiriyle kardeş olmuş bir ilk 11 = Gol. Karşılaştırma biraz abesle iştigal gibi gelse de Barcelona ve diğer takımlar dedirten şey bu.

Daha maçında başında bir elinde kalem bir elinde not defteri notlarını almaya başlamıştı. Muhtemelen orada maçı izleyen bir çok kişinin görmediği şeyleri saha kenarından o görüyordu. O da zaten bu yüzden oradaydı. Fakat o kağıtta yazılanlar saha içinde pek tutmadı. Jose Mourinho’nun Real Madrid’ini 2 veya 3 sene sonra mükemmel bir takım olarak görebiliriz. Çünkü onun farkı oyuncularını birbirleriyle çok çabuk kaynaştırması. Bu maçta en üzüldüğüm nokta Mesut’un saha içinde ki yokluğuydu ama Real’de Ronaldo, Angel Di Maria ve Pepe’den başka kim bir şey yapmaya çalıştı ki diye de insan kendine soruyor.

Neyse bu sonucun eğlenceli tarafıyla, online geyik muhabbetleriyle yazımızı sonlandıralım.

* Real Madrid'de Yılmaz Vural sesleri
* Casillas'ın suçu ne?
* Bursalı taraftarların neden ısrarla Real Madrid'i istediklerinin anlaşıldığı maç.
* Barcelona'nın Real Madrid'e topsuz idman yaptırdığı karşılaşma...
* Messi mi?Ronaldo mu? Artık tartışılmasın Ronaldo beynini fiziği kadar cok kullanmıyor futbolda. Messi Einstein gibi oynuyor fark burada.
* Ayıp denen şeyin Barcelona'da olmadığını gördük. Real Madrid'e de 5 atılmaz ki..
* 3'ten sonra Mourinho sahaya havlu atsaydı daha iyiydi. Direkt kroki olmuştu takımı, küsüp maçı seyretmeyi tercih etti. Sanırım maç sonrası ropörtajı düşünüyordu.
* Real Madrid'in topla en çok orta yuvarlakta buluştuğu maç. 6 santra az değil tabii...
* Barça'nın şifre yazıp oynadığı, Mourinho'nun "oğlum benim kol bozuk değiştirin bunu" dediği maçtır.
* Jose Mourinho ile bu maçta en sıkıntılı anları sanırım maçın istatistiğini tutan amca yaşamıştır:
pas:
barcelona: ..346..347..348....350 üleynn bi durun çayımdan yudum aldırmadınız kör olasıcalar.
* 2 sorum olacak 1. Messi Sen İnsan mısın? 2. Barcelona Sen Yeryüzünün takımı mısın?
* Barça bir gol daha atsa ve 6-0 bitse, kasım ayının kutsallığına bir kez daha inandıracak maç olacaktı ama neyse...
* Sahada Real Madrid'e ait ikinci bir top olsaydı bile en fazla 5-2 biterdi.

Mourinho'nun kumarı: 5 XL bir El Clasico


29.11.2010 Pazartesi Barcelona 5 - 0 Real Madrid
2010 yılının Kasım ayını geride bırakmaya hazırlanan birçok futbolsever, dün gece günümüz dünya futbolunun zirveyi paylaşan iki takımın oynadığı bir derbi maçı izledi.
Hava güzeldi, Camp Nou her zaman ki gibiydi. Ama farklı bir durum vardı aslında. Bu maç bir Barcelona - Real Madrid derbisinden ziyade Barcelona - Mourinho derbisiydi adeta.

Son 5 seneye baktığımızda, Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea ve Inter kravatıyla çok uğraştırdı, çok üzdürdü Jose Mourinho. Barça, bırakın takımı, koca bir şehir olarak, Katalan milleti olarak günler öncesinden etmişti intikam yemini, bilemişti dişlerini...

Mourinho'nun Kumarı
Morinho'da bunun farkındaydı. O da biliyordu, Barça'nın bu kadar istekli olacağını ve intikamla yanıp tutuşacağını. Ama herkesin farkında olduğu bir unsur
vardı; Mourinho egosu!

Daha önce Camp Nou'ya gelip Barça'yı ısıran, canını sıkan Mourinho, artık karşısına ezeli rakibinin teknik direktörü olarak çıkıp bu geleneği devam ettirme niyetindeydi. Defans çizgisinin neredeyse orta sahada kurulu olması -ki aklıma Furkan'la oynadığım PES maçları geldi, topu ayakta tutup oyunun kontrolünü almak yerine acele bir tavırla sürekli golü düşünme tavrı, Real'in ve Mourinho'nun tarihlerindeki en büyük iş kazası olması için kaçınılmazdı artık.
Daha 20. dakikada 2-0 öne geçen Rüya Takım, sazı eline almıştı bile. İlk yarı bu skorla bitince, efsane antrenör Mourinho'nun 2. devre bir sihir yapıp bir anda dengeyi sağlayarak durumu eşitlemesi bekleniyordu. Aslında beklenmiyordu, sadece öyle diliyordu herkes. Ama oyunun içine baktığımızda 25-30 pasla Beyazlar'ı futbol şaşkınına çeviren bir Barça'ya tanık olunca, bu işin kesinlike 2 golle tamamlanmayacağı anlaşılmıştı.
3 oldu, ardından 4. geldi. Ve 90+3'e sığdırılan 5. golle birlikte Real Madrid'in 6-2'lik hezimetinden sonra tarihte yerini alan başka bir bombardımana dün gece yaklaşık 2 milyar futbolsever şahit oldu.

Rüya Takım Barcelona'yı tebrik eder, Mesut Özil ve Mourinho'ya da geçmiş olsun dileklerimizi sunarız.

Futbol güzeldir.

28 Kasım 2010 Pazar

Derbide Kilit: Oyuncuların Ruh Hali


Mourinho’nun bir sözü var. Bir basın toplantısında taktikle ilgili bir şey soruyorlar, o da; taktikten çok futbolcularımın bu maçı kazanmak istemesi daha önemli diyor. Taktiğin bu istek ve arzu üstüne kurulması gerektiğinden bahsediyor. Türk futbol’u bazı yıllar dışında bu iki unsuru çok fazla bir araya getirebilmiş bir futbol değil. Ya taktiği yapabildik orada ruh yoktu, ya da taktik yoktu orada sadece ruh vardı. Mourinho’da zaten bunları gözetebilen ve bunu çok iyi uygulayabilen bir hoca olmasından dolayı bugün dünyanın en iyi teknik direktörü. İşte bu derbi de de çözüm tamamen bu ruh meselesi. Galatasaray’ın bu maçı kazanmasının tek yolu ruhuyla mücadele etmesi. Fenerbahçe maçında ki arzusunu ve isteğini gösterirse buradan 3 puan çıkarabilir. Beşiktaş ise bazı şeyleri oturtması için zaman gerekiyor. Yeni bir oyun anlayışı yerleştiriyor. Bu anlayışı, hangi sonucu alırlarsa alsınlar devam ettirmeleri gerekiyor. Ama Beşiktaş’ta da zaman zaman bu anlayıştan sapmalar sezebiliriz. Quaresma’nın sakatlanmış olması bunda büyük etkenlerden olabilir.

Bu derbi çok ilginç bir derbi olacak tıpkı Fenerbahçe vs. Galatasaray derbisinde ki gibi. Çünkü şu anda itibariyle Beşiktaş liderin 12 puan Galatasaray liderin 16 puan uzağında. Yani takımların ruh hali hemen hemen aynı. İki takımda zirve yerine kendi aralarında ki puanları düşünerek oynayacaklardır. Bundan önce derbiler zirveye oynamak için yapılırdı ama bu kez farklı. Galatasaray her maç yaptığı gibi saldırgan başlayacaktır. Beşiktaş’ında kontrollü bir oyun sergileyeceğini düşünüyorum. Beşiktaş’ın saldırgan başladığı maçlarda yenilgi yüzü gördüğü kesin bir şey artık. Öne geçtiğinde de skoru koruyamaması ayrı bir muamma. Bu yüzden geride karşılayacaktır. Schuster’de herhalde GS’nin iler ki dakikalarda yorulacağını kendi stratejileri içine katmıştır. GS’nin gol atma sıkıntısı bu maçta da sürerse GS’yı çok zorlu günler bekliyor diyebiliriz. Beşiktaş’ın bir şansı da tabii GS’yı tarihinin en kötü zamanında yakaladı ama GS’de bunu FB derbisinde ki gibi kendi lehine çevrebilir mi bilinmez. Orada ki durumu örnek vermek biraz yanlış aslında orada basın oldukça büyük bir etkendi. Burada maç öncesinde hemen hemen adaletli bir dağılım söz konusu.

İki takımın sezon başından beri yaptığı icraatlara bakacak olursak. Beşiktaş’ta ne değişti. En önemlisi bence Ersan Gülüm denen bir defans futbolcusu yükselişe geçti. Hem Türk milli takımına hem de Beşiktaş’ın geleceği için yararlı. Tello gitti. Guti ve Quresma gibi iki yıldız, transfer edildi. Ön libero bölgesinde Ernst, Fink gibi futbolcular varken Aurelio’da ek olarak transfer edildi. Cenk Gönen diye genç bir kaleci gördük. Fatih Tekke gibi kumaşı olan bir forvet alındı aynı mevkide oynayan Nobre, Bobo ve Nihat gibi futbolcular bulunurken. İsmail bir türlü parlamadı. Teknik direktörlüğe Bernd Schuster gelerek takımın oyun anlayışında keskin bir değişim yaşandı. Bu durumda Beşiktaş’ta olumlu olayların olumsuzlardan daha fazla olduğunu görürüz. Ama bu olumlu olayların kontrolü daha da önemli. (Hele ki böyle takımların dönüşüm zamanlarında) Quaresma mükemmel bir futbolcu ama sorunlu, iyi kontrol edilemezse faydadan çok zararı olur. Fatih Tekke oynayamadığı için küskün haberleri var. Her hafta farklı bir on birle sahaya çıkan bir Beşiktaş var. Defans bölgesinde devamlı bir değişim gözleniyor. Bu da büyük ihtimal her futbolcuyu oynatma isteği. Beşiktaşta ki başka bir gidişatta: Yabancı futbolculardan Guti ve Quaresma. Aslında bu iki futbolcu istekli oyun sergiliyorlar ama bu isteklerini kaybetmemeleri ve kendilerini takımdan ayrı bir yerde görmemeleri teknik direktör ile alakalı bir durum. Beşiktaşta ki Türk futbolcuların daha fazla kendilerini gösterip Necip, İsmail, Ersan gibi futbolcuların patlaması da bu olayla bağlantılı. Eğer Beşiktaş böyle problemleri atlatırsa lig şampiyonluğunda ve Avrupa’da çok iddalı bir konumda olur. Bunun için bir sene daha beklemek gereklidir diye düşünüyorum. Çünkü ilk defa gençlerle bu kadar kaliteli yabancıların bir arada olduğunu görüyoruz. Bu maçta artık bunu yenen, daha oturmuş bir Beşiktaş gözlemlemeliyiz. Galatasaray’a gelecek olursak daha büyük problemlerle karşılarız. Büyük bir yönetim ve Rijkaard krizinin etkileri ile bir taraftan bir tarafa savrulan bir Galatasaray var. Hagi buradan bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. Peki Galatasaray’da ne değişti. Kader Keita, Al Sadd kulübüne satıldı. 24 yaşında ki Mehmet Topal, Valencia’ya gönderildi onun yerine agresif futboluyla ün salmış 27 yaşında ki Lorik Cana getirildi. Uğur Uçar satıldı. Emre Güngör gitti yerine Kayseri’den 27 yaşında ki Ali Turan geldi. Leo Franco gönderildi. Monaco’dan 2 sezonda toplam 37 maç oynamış 6 gol atmış Juan Pablo Pino getirildi. Beşiktaş’ın elinden çıkarmaya çalıştığı Serdar Özkan alındı. Milan Baros’un yedeği olarak Mehmet Batdal layık görüldü. Transferin son günü Wolfsburg’dan Misimovic alındı. Liverpool’dan 21 yaşında ki İnsua kiralandı. Hala sahalarda göremediğimiz sadece hazırlık maçları için gelmiş, Çağlar Birinci ve Musa Çağıran transferleri yapıldı. Komik olan da bu transferlerin tek açıklaması olarak, çok ucuz bir şekilde, kulüp ekonomisinin göz önüne alındığı söylendi. Geçen senenin devre arasında yaşananları zaten saymaya gerek yok. Büyük hüsranlardan sonra Rijkaard gönderildi, büyük bir yönetim krizi eşliğinde Hagi takımın başına getirildi.

Önümüzde iki tane takım tablosu var. Beşiktaş, olumlu taraflarını iyi kullanıp, kontrol edip bir temel üstüne oturtursa avantajlı. Galatasaray, olumsuz taraflarını sahada ki mücadeleci ruhu ile üstünü örterse avantajlı taraf bu sefer Galatasaray olur.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Çok Koşmak, Koşmak Değildir


Galatasaray’ın oynadığı çoğu maçın istatistiklerinde görürsünüz Barış Özbek en fazla koşan adamların arasında çıkar. Tamam çok koşmak her zaman önemlidir ama nasıl koştuğun, ne kadar top kaptığın ve doğru yerlere pas attığın her halde daha önemli olsa gerek. Hele bir de orta saha gibi önemli bir mevkide görev yapıyorsanız. Barış Özbek'i iyi bir şekilde izlersek ne kadar yanlış paslar attığını, pres yaptığı zaman ne kadar geride alan boşalttığını, önünde, arkasında kimin olduğunu bilmeden rakibinin ayağına yaptığı darbeleri görebilirsiniz. Bu adama bir hoca gelsin ve gerçekten anlatsın. Ben aslında anlatmadıklarını düşünmüyorum ama Barış Özbek'in bunu ne zaman öğrenebileceğini merak ediyorum.

Kalli zamanında Galatasaray’a Serkan Çalık ile birlikte Rot- Weiss Essen diye Almanya’nın kaçıncı liginde olduğu bile belli olmayan bir takımdan geldi. Başarılı olamaz mı? Olabilir tabii ki ama o artık 24 yaşında bir olgun. Futbolda temel eğitimin en geç 22 yaşında bittiğini düşünürsek bazı şeyler geçmiş. Hoş bir bakıma o kadar da suçlayamıyorum. Çok bozuk bir düzen içine geldi, toparlaması kolay olmayabilir. 30 yaşından sonra bir olgunluk gösterebilir tabii Ömer Erdoğan’da yaşanan bir durum gibi. Fakat şu durum daha da tehlikeli. Türk milli takımı için gelebilecek olan bir teklifte her maçta oynama şartı sunması durumu daha vahimleştiriyor aslında. Hiçbir futbolcunun ilk 11 garantisi yoktur ve olmamalı da. Neyse bundan sonraki futbol yaşantısında da başarılar dileyelim. Neden böyle konuştuğumu da bilmiyorum. Hala ülkemizden de ayrılmış değil.

Nasıl Tanınıyoruz?

Televizyonlarda herkes Türk futbolunun gerilediğinden ileri gidemediğinden söz ediyor. Ama gerilediğimiz nokta neresi onu söylemekten nedense herkes kaçınıyor. İşte genel olarak söylenen Avrupa’da başarısız sonuçlar alıyoruz, Dünya Kupasına katılamıyoruz, yurt dışında futbocumuz yok gibi eleştiriler. Sokaktan kimi çevirsen zaten bunların çoğuna katılır herhalde. Fakat son yıllarda çoğu yöneticinin umrunda olmayan hatta iyi bir şekilde yansıtılan çok büyük bir problem var. Biz yurt dışına kendimizi nasıl tanıtıyorduk şimdi nasıl tanıtıyoruz.

Tanıtmanın dışında bu sabah dinlediğim spor servisi programında Mehmet Demirkol’un bahsettiği bir konu vardı. Algı meselesi. Yurt dışında adının geçmesinden ziyade nasıl bir algı yarattığın. Yurt dışından Türk futboluna bakan bir adamın ne gördüğü. Avrupa’da artık futbol hayatının sonlarına gelmiş futbolcuların geldiği yer olarak mı baktığı yoksa genç futbolcuların yetiştiği ve bunların Avrupa’ya büyük paralara satıldığı yer olarak mı baktığı. Biz hangi ülkeler kategorisinde bulunuyoruz diye soracak olursak dışardan bakan bir futbol takipçisine, sayacağı ülkeler Yunanistan, Katar, Arabistan falandır herhalde. Burada da aynı sistem işliyor şu anda, aynı şekilde büyük meblalar vererek Avrupa’da artık oynayamayacak futbolcuları satın alıyorlar. Bizim algımızın şu anda Avrupa’da böyle olduğunu düşünüyorum. Biz futbolumuzla değil, büyük bonservis bedelleriyle aldığımız futbolcularla konuşuluyoruz.

Şimdi durum böyle, kaseti geriye saracak olursak; Yok saymak olmaz tabii ki, iki yıl öncesine gidersek 2008 yılında Avrupa Şampiyonasında yarı final oynamak öyle ya da böyle kolay bir şey değil. Fakat burada futbolumuzdan çok Türklerin delilikleri konuşulduğu için bunu saymak istemiyorum. Bu olaydan bir yıl önce yani 2007’de Zico, Daum’dan devraldığı kadronun üzerinde birkaç değişiklik yaparak Avrupa formatına uygun bir kadroyla Çeyrek Finale çıktı. Burada Brezilyalı futbolcuların uyumunun sisteme yansımış olması ve aynı çizgi üzerinde giden istikrarlı bir takım gördük. Bundan altı yıl öncesine gidelim. Aynı şekilde Lucescu, Fatih Terim döneminden kalan takımın bir kısmı üzerine yapılan ek transferlerle şampiyonlar liginde çeyrek final gördü. Bir bakıma Fatih Terim döneminde yapılmak istenen şey bir sene içinde gerçekleştirilmiş oldu. Aynı yıllarda Türkiye Dünya Kupasında üçüncü oldu. O çok eleştirilen Şenol Güneş bu turnuvadan sonra bile eleştirildi.

Bizim önümüze Avrupa'dan takım çıkmamış. İtalya, Fransa gibi takımları elemiş Hiddinkli Güney Kore’yi yendik daha ne isteniyor ben anlamıyorum. Bir futbol felsefesi vardı, bir amaç vardı. Oturmuş bir düzen vardı. Aynı zamanda da şimdi İspanya’nın yakalamış olduğu bir nesil yakalanmıştı. Yani futbolumuzla konuşuluyorduk. Bu nesli diğer nesillere taşıyamadık o yüzden bugün en iyi oynayan orta sahamız devşirme Mehmet Aurelio oluyor. Neyse bu neslin iki sene öncesine dönecek olursak Avrupa Kupası karşımıza çıkar. 1992 yılından beri alt yapı çalışmalarına başlanmış ve sekiz yıllık bir plan sonrasında Avrupa kupasına ulaşan bir takım görüyoruz. Aslında öyle bi nesil ki şimdi Hakan Ünsal gibi bir sol bek bulamıyoruz, öyle bir nesil ki, hala yeni bir Hakan Şükür çıkmadı diyoruz, öyle bir nesil ki, Ergün Penbe gibi soğuk kanlı muz ortalarıyla adrese teslim paslara sahip bir sol açık bulamıyoruz, nasıl bir nesil ki, Ümit Davala gibi sağdan uçarcasına gidebilen bir sağ açığımız yok, nasıl bir nesil ki Emre Belözoğlu gibi orta saha da yetişebilecek bir genç arıyoruz, nasıl bir nesil ki Bülent Korkmaz gibi bir defans içinde kaptanlık yapabilecek bir adam arıyoruz. Bu böyle sürüp gider. Tabii ki bu kadar da kötü durumda değiliz. Bu neslin yerini doldurabilecek o kaliteye ve potansiyele sahip futbolcularımız var ama bunu o zaman ki gibi birbirleriyle yoğrulmasını yapamıyoruz. Bunu bilen birisi geldi adı Hiddink ama onun da kıymetini bilemiyoruz. Faydalanmak yerine köstek oluyoruz.
Büyük bonservis bedelleriyle alınmış ama takımlarına faydalı olamamış yabancıların gelmesinin en büyük sebeplerinden biri herhalde eskiden oynayan futbolcuların bir benzeri bulmaya çalışmak. Yıllardır biz Hagi’yi, yeni Hakan Şükür’ü, yeni Popescu’yu arıyoruz ama en ufak çalışma bile yapmıyoruz. Schalke Lincoln’ü gönderip daha genç Rakitic’i alıyor ve önünde ki dört seneyi garantiliyor. Peki biz neden illa yıldız futbolcu olsun diye diretiyoruz. Bu aslında başkanların sidik yarışından başka bir şey değil. Tabii iyi örnekler oldu. Örneğin; Hooijdonk, Ortega, Roberto Carlos, gene bahsettiğimiz Hagi, Popescu, Taffarel, hala ülkemizde futbola devam eden Alex. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.

Şunu sormak gerek; Galatasaray, Avrupa kupasını aldığı zaman doğu'dan çıkmış en büyük takım olarak bakılıyordu, Avrupa'nın devlerini deviren doğunun gururu. Şimdi nasıl biliniyor sormak gerek???

Son olarak; Bu konu hakkında çok daha fazla şey yazılır. 1988 yılına kadar bile gidebilirsiniz. Özet; Ben doğduğumdan beri Avrupa'da bu kadar aciz bir durumda kaldığımızı hatırlamıyorum. Benden daha önce doğanlar varsa bana bu konu hakkında bilgi versin. (Burada kesinlikle Bursaspor'un mücadelesine bir lafım yok, olamaz da. Bursaspor'u eleştiren kim varsa bir geriye dönüp üç büyüklerin farklı mağlubiyetlerini hatırlasınlar.)

23 Kasım 2010 Salı

Genişlik 7,32 Yükseklik 2,44



Evet bir futbol kalesinin boyutları tam olarak bu. İki direk arası 7,32 metre, üst direğin yerden yüksekliği ise 2,44 metre. Tam olarak adı Jakub Błaszczykowski olan nam-ı değer "Kuba" önünde ki kocaman kaleye atacağı bu golü kaçırıyor. Her gol kaçar da bu gol kaçar mı diyor insan. Neyse ki Dortmund bu maçı 2-1 kazanıyor ama akıllardan çıkmayacak, daha sonra ki yıllarda bol bol göreceğimiz bir hikaye önümüze çıkıyor. Kısaca Polonyalı futbolcu Yakub'dan söz edecek olursak; Profesyonel futbolculuk hayatına Wisla Krakow'da başladı. 2007'de 3 Milyon Euro karşılığında Borussia Dortmund'a geldi. 85 doğumlu, dörtlünün sağında ve sağ açık mevkilerinde oynayabiliyor.

Ben bu konu üzerinden önemli bir şeye değinmek istiyorum. Futbol'da stress ve güven unsuru. Futbolcunun tekniği, hızı, gücü, kafaya çıkışı, yerinde müdahelesi, pres yapma özelliği bunların hepsinin belli bir güven ortamı içinde olgunlaştığı zaman futbolcu kendini gösterebiliyor. Bir futbolcuyu diğer futbolcudan ayıran en önemli özellik (oynadığı mevkiye göre değişiklikler gösterebilir tabii ki) onun tekniği, oyunu okuması vesairedir. Ama başka bir nokta ise hocasına ve takım arkadaşlarına duyduğu güvenidir. Kendine güvenen futbolcuyu aslında biraz dikkatli izlerseniz anlayabilirsiniz. Burada izlediğimiz Jakub adlı futbolcu'nun kendine güvenini bir bakıma görebiliyoruz. Aslında kendine güvenmeseydi o vuruşu yapmayıp topu sürükleyerek topla birlikte kaleye girebilirdi. Bu güveni, golü atamadıktan sonra da görüyoruz. Yerden hemen kalkıyor ve görev bölgesine geri dönüyor. Muhtemelen Dortmund skor olarak geride olsa, yerden kalkamayacaktı ama bir yandan maçın 2-2 olabilme olasılığı da var. Ters bir duruma örnek olarak Messi'nin durumu gösterilebilir. Şimdi ne alakası var diyeceksiniz. Ama Messi'nin dünya kupasında yaşadığı şey de doğrudan doğruya baskıyla ilgiliydi. Arjantin maçlarında Messi'yi dikkatli izlediyseniz (ki dikkatli izlememek için bir sebep yok.) Ayağına gelen her topta kaleyi düşünüyordu. Yani Barcelona'da ki durumdan farklı bir durum vardı. Bu aslında turnuva öncesi konuşulan Messi, Maradona karşılaştırmasının bir sonucu gibiydi. Burada güven yerine korku vardı, gol atamazsam üzerime gelirler korkusu. Messi bile olsanız bu gibi şeyler futbolcuları gerçekten etkiliyor.

Jakub bu topa vurduğunda hissetmiş olabilecekleri;

1) Hocasının ona güvendiğini biliyor.
2) Taraftarın tribünleri doldurduğunu ve ona güvendiğini biliyor.
3) Arkadaşının ona pası verip, ona güvendiğini ve bu golü atabilirsin dediğini.
4) Dakika 84 bu golü atarsam maç kopar, büyük ihtimal kazanıcaz.
5) O kadar geriden geldim ki sanki kalenin önüne geldim gibi hissettim, sadece topa vurmalıyım.
6) Tribünde bir kız gördüm ve o anda dikkatimi çekti o yüzden topu dışarı vurdum.
7) Takım arkadaşım acaba kaleciye faul mü yaptı, aklıma takıldı.
8) Kramponlarım o kadar kırmızıydı ki, topa vururken ona gözüm takıldı.

Sonuçta bir şey denedi ve olmadı. Geçmiş olsun bile diyemiyoruz. Çünkü Dortmund maçtan galibiyetle ayrıldı. Fakat, bizim imkansızlar listemize girdi.

İspanya’dan olmuyor mu?

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, konumuz İspanya’dan gelen teknik direktörler hakkında olacak. Galatasaray’ın yaşadığı son Rijkaard krizinden sonra artık İspanya’da yetişmiş, o sistem içinde yoğrulan teknik direktörlerin Türkiye’deki sisteme ve futbola bakış açısına uyum sağlayamadıkları gözlendi. Bu konuda bir çok yazı yazıldı, tartışıldı. Ben de bu konu hakkında birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Esas farkı her zaman atlıyoruz. Bu olayda ki sorun teknik,taktik, 4-3-3 veya 4-4-2 falan değil (veya herkesin söylediği gibi İspanya’da daha teknik futbol oynanıyor, burada futbol fizik gücü üzerine kurulu meselesi de değil. O zaman neden her zaman avrupa da maç yaptığımız zaman futbolcularımız ikili mücadelelerde hep çimleri görüyor. Ama liglerini, futbollarını küçümsediğimiz Afrika’dan çıkan futbolcular oynadığı zaman yıkılmıyor. Bunu biraz oturup araştırmamız lazım. Demek ki bizim fiziğimiz kendimize söküyor. ) Artık zaten Galatasaray’da sorunun bu olmadığı biliniyor. Fakat bu geç farkedildi. Yönetici mantığıyla alakalı bir şey bu ya da PROFESYONELLİK!!! Şunu bilmemiz gerekiyor, biz hiçbir işte profesyonelce davranmıyoruz ve bu doğal olarak futbolda da böyle. Hala akraba, eş, dost unsurlarını kullanarak iş yapmaya çalışıyoruz. Adnan Polat’ın sadece eskiden birlikte çalıştığı için Adnan Sezgini, Bülent Tulun’un yerine getirmesi bunun bir kanıtı bence. İş aslında burada başlıyor. Doğal olarak yukarıda ceryana gelen bir sorun aşağı katmanlara doğru hızlıca iniyor. Zaten 4 senedir sıkıntı çeken Galatasaray’a Rijkaard’ı getirdin, beni kurtar dedin, aynı şeyi şu anda Hagi’ye yapıyorsun. Başım sıkıştı gel beni buradan kurtar mantığı. Böyle bir yönetim zihniyeti İspanya’da yok, aslında Avrupa’nın bir çok yerinde yok. Buna kan uyuşmazlığı veya başka bir şey diyebilirsiniz, kabul, fakat artık profesyonelce davranmadığımızı görmemiz lazım.


İspanya’da çalışmış ve buraya gelmiş teknik direktörlere şöyle bir göz atacak olursak; Aragones, Del Bosque, Rijkaard, Hiddink, şimdi de Schuster. Hatta Toshack bile vardır. Bunların içinde Hiddink ve Schuster‘i dışarda tutuyorum. Çünkü bu teknik direktörler zorluklar görmüş. Hiddink zamanının efsanevi PSV Eindhoven ile avrupa şampiyonu olmuş, daha sonra Fenerbahçe’de başarısız olmuş (fakat bu başarısızlığı kime kesmek gerekir o ayrı bir konu), futbol oynamayı yeni yeni öğrenen, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelere top oynatmış bir adam. Son olarak kimse Rusya’yı ağzına almazken bu takımı Avrupa şampiyonasında yarı final oynatmış birinden söz ediyoruz. Türk mili takımında da bir şeyler yapmak istediğinden en ufak bir kuşkum yok. Bu isimler arasından Rijkaard’a ayrı bir parantez açmak istiyorum aslında. Yönetimlerimizin çarpık bir düşüncesi burada ortaya çıktı. Zannetiler ki biz Rijkaard’ı getirdik, bizim işimiz bitti. O takımı nasıl olsa bir yerlere getirir. İspanya ile olan farkımız burada ortaya çıkıyor. Rijkaard Barcelona’da çalışırken futbolcuların yedikleri yemekleri, bacağında ki ağrısı, onların gece hayatı ile ilgilenmiyordu. Zaten futbolcular bunlara dikkat ediyorlardı. Ya da bunlarla ilgilenen bir ekip mevcuttu. En büyük fark burada ortaya çıktı. Fatih Terim gelseydi kapıcısından, ahçısına kadar kulübün, futbolcuların herşeyi ile o ilgilenecekti. Rijkaard yönetime bir transfer listesi verdi, yönetimden bu transferlerin yapılmasını istedi ama istediği futbolcular alınmayınca itiraz etmedi. Bu süreçte bunu gördük. Ama Hagi daha ikinci maçtan sonra tavrını koydu. Ben kiralık oyuncu istemiyorum, gerçek Galatasaray futbolcusu istiyorum dedi. (Türkiye’de ki yönetimlere böyle hocalar lazım gerçekten.) Rijkaard’da bunun farkındaydı ama bunu oyuncuyu oynatmamakla cezalandırma yoluna gitti. Hele bu Türk futbolcularında iyice bir gurur işine dönüştü Servet örneğinde görüldüğü gibi. İşte bu yüzden yurt dışında oynayan futbolcu sayımız bir elin parmaklarını geçmiyor. Almanya’nın yetiştirdiği Mesut Özil, Real Madrid’de her maçta asisst yapıyor. Bu bakış açısı Tugay,Mehmet Topal gibi bir kaç istisna dışında sadece Türkiye’de ki futbolcularda oluşuyor.

Aramızda ki farkı aslında küçük bir örnek ile anlatmak istiyorum. Rijkaard bir basın toplantısında bu takım geçen sezon beşinci olmuş, bu sezon üçüncü oldu, bu bir başarıdır dedi. Türkiye’de kimi biliyorsan böyle şey mi söylenir, bu adam Galatasaray ile alay ediyor dedi. Hayır, Rijkaard alay etmiyordu, olaya sadece reel bir bakış açısı sunuyordu. Bugün de çok kötü olan Liverpool, ben eskiden şampiyonlar ligi finali oynamıştım şimdi de hedefim odur diye takım kurmaz. Önce ligde bir konuma gelmeliyim, Avrupa’ya gitmeyi amaçlamalıyım der. Ama biz elimizde ki takıma veya son 4 yılın istatistiklerine bakmadan direk olarak lig şampiyonluğu artı avrupa’da başarı hedefliyoruz. Aramızda ki farkın kısa bir özetidir bu aslında. Del Bosque olayına gelince aslında burada Rijkaard’dan daha farklı bir durum var. Del Bosque Beşiktaş’a gelene kadar hiç yurt dışına çıkmamış bir teknik direktördü. Ama buna rağmen hiç şans verilmeden gönderildi. Dikkatinizi çekerim İspanya’yı avrupa ve dünya şampiyonu yapan iki teknik direktörden bir tanesi Aragones, Fenerbahçe’de görev yaptı diğeri ise Del Bosque Beşiktaş’ta görev yaptı. Şimdi herkesin akıllarına şu geliyor. Tabii orada Xavi, İniesta, David Villa, Pedro gibi futbolcular var. Tabii ki şampiyon olacak diyebilir çoğu kişi. İşte tam da bu zihniyetten bahsediyorum. Böyle bir zihniyetle yürüdüğümüz müddetçe başarı uzakta.

Sonuç olarak; Bu bana göre bir yönetim farkıdır. Aynı zamanda da futbola ne kadar profesyonel bakıldığı ile ilgili bir durumdur. Yani bu olayın tekniği, taktiği daha sonra incelenmesi gereken unsurlardır. Bakış açısı çok önemli. Olaylara daha profesyonelce yaklaşabilirsek uyumsuzluklar da azalır. Çünkü Avrupa'da bu iş artık profesyonelce yapılıyor.

22 Kasım 2010 Pazartesi

3000. Gol Alex'den

Fenerbahçe Süper Lig tarihindeki 3000. golünü atarak hem bu başarıyı yakalayan ilk takım oldu, hem de "en fazla gol atan takım" ünvanını korumaya devam edeceğini gösterdi. Bir diğer ek bilgi ise 1., 1000. ve 2000. golleri kendi evinde atmış olması. Fenerbahçe'nin toplamda 3004 golü var ve 2966 gol ile onu takip eden takım, ezeli rakibi Galatasaray.

21 Kasım 2010 Pazar

3 futbol aşığının artık bir blogu var!


Merhaba,

Arkadaşlarım Furkan ve Çağhan'la hayata geçirmek istediğimiz fikir olan futbol blogu sonunda bugün dünyaya gözlerini açtı! Bu yüzden oldukça heyecanlıyım.
Üniversitede başlayan arkadaşlığımız, uzun süren futbol sohbetleri, görüş ayrılıkları ve yeni fikirler ve önerilerle düne kadar ayaküstü konuşmalarda yerini bulurken, bugünden itibaren bu sahada top koşturacak. Futbolun güzelliklerinden, taraftar gruplarına, endüstrisinden, mafyasına kadar bu güzel oyuna dair pek çok konuyu burada paylaşmayı düşünüyoruz. Kısa bir süre önce araştırdığımız spor konulu bloglardan da esinlenebiliriz, NTV Spor'daki Yenilsen de Yensen de programından da...

İsimsiz Forma ismine gelince, onun da sebebi aslında çok da anlaşılmaz ve esrarengiz değil. Bu blogu kurma fikrimiz ne kadar hızlı geliştiyse, ismini bulmak da o denli zor oldu. Başlangıçta yabancı isimlere kafa yorduk, domain sorunu yaşandı. Planlarımızda önce blogspot.com, sonra dat-com'lu domain olduğu için bu iş biraz daha karışık hale geldi( blogspot'da tutan isim, dat-com'da tutmadı vs.). Biz de bu konuya bir kinaye gönderir gibi ismi bir türlü bulunamayan bu bloga "isimsiz forma" adını verdik. Hani şu spor malzemeleri satan dükkana gittiğinizde özellikle istediğimiz isimsiz forma gibi. ;)

Futbol aşığıyız,
defansif oyun anlayşına karşıyız,
isimsiz formalarla bloglar arası geçiş yaparız!

Hayırlı uğurlu olsun.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...