Esas farkı her zaman atlıyoruz. Bu olayda ki sorun teknik,taktik, 4-3-3 veya 4-4-2 falan değil (veya herkesin söylediği gibi İspanya’da daha teknik futbol oynanıyor, burada futbol fizik gücü üzerine kurulu meselesi de değil. O zaman neden her zaman avrupa da maç yaptığımız zaman futbolcularımız ikili mücadelelerde hep çimleri görüyor. Ama liglerini, futbollarını küçümsediğimiz Afrika’dan çıkan futbolcular oynadığı zaman yıkılmıyor. Bunu biraz oturup araştırmamız lazım. Demek ki bizim fiziğimiz kendimize söküyor. ) Artık zaten Galatasaray’da sorunun bu olmadığı biliniyor. Fakat bu geç farkedildi. Yönetici mantığıyla alakalı bir şey bu ya da PROFESYONELLİK!!! Şunu bilmemiz gerekiyor, biz hiçbir işte profesyonelce davranmıyoruz ve bu doğal olarak futbolda da böyle. Hala akraba, eş, dost unsurlarını kullanarak iş yapmaya çalışıyoruz. Adnan Polat’ın sadece eskiden birlikte çalıştığı için Adnan Sezgini, Bülent Tulun’un yerine getirmesi bunun bir kanıtı bence. İş aslında burada başlıyor. Doğal olarak yukarıda ceryana gelen bir sorun aşağı katmanlara doğru hızlıca iniyor. Zaten 4 senedir sıkıntı çeken Galatasaray’a Rijkaard’ı getirdin, beni kurtar dedin, aynı şeyi şu anda Hagi’ye yapıyorsun. Başım sıkıştı gel beni buradan kurtar mantığı. Böyle bir yönetim zihniyeti İspanya’da yok, aslında Avrupa’nın bir çok yerinde yok. Buna kan uyuşmazlığı veya başka bir şey diyebilirsiniz, kabul, fakat artık profesyonelce davranmadığımızı görmemiz lazım. 
İspanya’da çalışmış ve buraya gelmiş teknik direktörlere şöyle bir göz atacak olursak; Aragones, Del Bosque, Rijkaard, Hiddink, şimdi de Schuster. Hatta Toshack bile vardır. Bunların içinde Hiddink ve Schuster‘i dışarda tutuyorum. Çünkü bu teknik direktörler zorluklar görmüş. Hiddink zamanının efsanevi PSV Eindhoven ile avrupa şampiyonu olmuş, daha sonra Fenerbahçe’de başarısız olmuş (fakat bu başarısızlığı kime kesmek gerekir o ayrı bir konu), futbol oynamayı yeni yeni öğrenen, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelere top oynatmış bir adam. Son olarak kimse Rusya’yı ağzına almazken bu takımı Avrupa şampiyonasında yarı final oynatmış birinden söz ediyoruz. Türk mili takımında da bir şeyler yapmak istediğinden en ufak bir kuşkum yok. Bu isimler arasından Rijkaard’a ayrı bir parantez açmak istiyorum aslında. Yönetimlerimizin çarpık bir düşüncesi burada ortaya çıktı. Zannetiler ki biz Rijkaard’ı getirdik, bizim işimiz bitti. O takımı nasıl olsa bir yerlere getirir. İspanya ile olan farkımız burada ortaya çıkıyor. Rijkaard Barcelona’da çalışırken futbolcuların yedikleri yemekleri, bacağında ki ağrısı, onların gece hayatı ile ilgilenmiyordu. Zaten futbolcular bunlara dikkat ediyorlardı. Ya da bunlarla ilgilenen bir ekip mevcuttu. En büyük fark burada ortaya çıktı. Fatih Terim gelseydi kapıcısından, ahçısına kadar kulübün, futbolcuların herşeyi ile o ilgilenecekti. Rijkaard yönetime bir transfer listesi verdi, yönetimden bu transferlerin yapılmasını istedi ama istediği futbolcular alınmayınca itiraz etmedi. Bu süreçte bunu gördük. Ama Hagi daha ikinci maçtan sonra tavrını koydu. Ben kiralık oyuncu istemiyorum, gerçek Galatasaray futbolcusu istiyorum dedi. (Türkiye’de ki yönetimlere böyle hocalar lazım gerçekten.) Rijkaard’da bunun farkındaydı ama bunu oyuncuyu oynatmamakla cezalandırma yoluna gitti. Hele bu Türk futbolcularında iyice bir gurur işine dönüştü Servet örneğinde görüldüğü gibi. İşte bu yüzden yurt dışında oynayan futbolcu sayımız bir elin parmaklarını geçmiyor. Almanya’nın yetiştirdiği Mesut Özil, Real Madrid’de her maçta asisst yapıyor. Bu bakış açısı Tugay,Mehmet Topal gibi bir kaç istisna dışında sadece Türkiye’de ki futbolcularda oluşuyor.

Aramızda ki farkı aslında küçük bir örnek ile anlatmak istiyorum. Rijkaard bir basın toplantısında bu takım geçen sezon beşinci olmuş, bu sezon üçüncü oldu, bu bir başarıdır dedi. Türkiye’de kimi biliyorsan böyle şey mi söylenir, bu adam Galatasaray ile alay ediyor dedi. Hayır, Rijkaard alay etmiyordu, olaya sadece reel bir bakış açısı sunuyordu. Bugün de çok kötü olan Liverpool, ben eskiden şampiyonlar ligi finali oynamıştım şimdi de hedefim odur diye takım kurmaz. Önce ligde bir konuma gelmeliyim, Avrupa’ya gitmeyi amaçlamalıyım der. Ama biz elimizde ki takıma veya son 4 yılın istatistiklerine bakmadan direk olarak lig şampiyonluğu artı avrupa’da başarı hedefliyoruz. Aramızda ki farkın kısa bir özetidir bu aslında. Del Bosque olayına gelince aslında burada Rijkaard’dan daha farklı bir durum var. Del Bosque Beşiktaş’a gelene kadar hiç yurt dışına çıkmamış bir teknik direktördü. Ama buna rağmen hiç şans verilmeden gönderildi. Dikkatinizi çekerim İspanya’yı avrupa ve dünya şampiyonu yapan iki teknik direktörden bir tanesi Aragones, Fenerbahçe’de görev yaptı diğeri ise Del Bosque Beşiktaş’ta görev yaptı. Şimdi herkesin akıllarına şu geliyor. Tabii orada Xavi, İniesta, David Villa, Pedro gibi futbolcular var. Tabii ki şampiyon olacak diyebilir çoğu kişi. İşte tam da bu zihniyetten bahsediyorum. Böyle bir zihniyetle yürüdüğümüz müddetçe başarı uzakta.
Sonuç olarak; Bu bana göre bir yönetim farkıdır. Aynı zamanda da futbola ne kadar profesyonel bakıldığı ile ilgili bir durumdur. Yani bu olayın tekniği, taktiği daha sonra incelenmesi gereken unsurlardır. Bakış açısı çok önemli. Olaylara daha profesyonelce yaklaşabilirsek uyumsuzluklar da azalır. Çünkü Avrupa'da bu iş artık profesyonelce yapılıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder