30 Kasım 2010 Salı

Pas Atmak Yetenektir

110 İsabetli Pas. Evet!! Xavi’nin dün El Clasico’da yaptığı isabetli pas sayısı. Barcelona’nın yapmış olduğu 684 pasın 110’u Xavi’nin. Nerdeyse 6’da biri. El Clasico'da 2. gol de 22 pas yapılarak atılıyor.

Bu tablodan görüyoruz ki; Xavi gibi pas atmak ayrı bir yetenektir. Herkesin bildiği gibi Barcelona’nın bel kemiği, La Masia’nın bahçelerinde büyümüş, Katalan kültürünün kalbinden kopan bir insan üstü varlık. O olmayınca İspanya Milli takımı da, Barcelona’da da olumsuz bir değişim gözlendiği kesin. Dün kü El Clasico’da da ilk golün sahibi ve 2. golü de kıl payı kaçıran orta sahanın bel kemiğiydi. Yaptığı 110 isabetli pasla rekor kıran oyuncular arasında yerini aldı. Üniversiteler de pas atmanın incelikleri diye bir ders olsa her halde Xavi’nin videoları gösterilirdi.

Aslında yukarı da yazılan istatistik, El Clasico’nun özetiydi. Zaten bu kadar pas yapan ve insanı bunaltan, kızdıran bir takımdan da 5 tane gol beklenirdi. Barcelona’lı futbolcular, Real’li futbolcuları pas yaparak kızdırdı. Bu yüzden Ronaldo, Guardiola'yı iteklercesine bir hareket içine girdi. Real’e ve özellikle Mourinho’ya büyük bir komplo vardı. Bu komplo, birkaç pozisyon dışında sportmenlik dışı hareketten ziyade pas komplosuydu. 4-0’dan sonra Valdes’in fileleri sallaması da bunun bir kanıtıydı. Messi’nin Carvalho’nun dirseğine kafasını vurarak kendini yere atması bile sahalarda çok zor görülebilecek bir şeydi. Şimdi aslında şunu sorgulamak gerekir. Mourinho İnter’de, Barcelona’ya karşı gösterdiği başarıyı burada neden gösteremedi. Herkes neden savunmayı bu kadar önde kurduğunu sorgulayabilir. Ama hangi teknik direktörün elinde Ronaldo olsa, Benzema olsa, Angel Di Maria olsa, Mesut Özil olsa bu savunmayı önde kurar. Mourinho, futbola reel hatlarla bakan bir teknik direktör. Elinde Milito yerine Ronaldo varsa bu savunma önde kurulur. İnter ile farkı da orada yatıyor. İnter’i bir takım yapmak Real Madrid’i bir takım yapmaktan daha zordur. Fakat Real Madrid son yılların da en takım gibi oynayan takımı, geçen sene ki İnter kadar olmasa da. Fakat dünya üzerinde hiçbir takım Barcelona kadar takım değil. İnter’in geçen sene bir maçta yaptığı şeyi Barcelona 4 senedir yapıyor ve yapmaya çalışıyor. Bu maçın kilidi buydu. Açıkça söylemek gerekirse Real’i daha şanslı görüyordum ama Barcelona’nın da ultra bir futbol oynayacağını herhalde çoğu kişi tarafından tahmin edilmiyordu. Dün, Mehmet Demirkol’unda söylediği gibi Barcelona yılda 2 kez veya 3 kez böyle oynar. O da daha önce ki yazımızda yazıldığı gibi Mourinho ve Real’e özel bir şey. Olmuş bir ürünün daha olgunlaşma yolunda ki bir ürüne yenilmesi zaten zor bir olay olduğu görülüyor. Bir yandan da şu ortaya çıktı; sen hızlı oynarsan, Barcelona daha hızlı oynar, sen pas yaparsan, Barcelona senden daha fazla pas yapar, koşarsan, Barcelona senden daha fazla koşar.

Hafta sonu oynanan Türkiye’nin El Clasico’su sayılmayacak derbiyle çok benzer bir yanı vardı bu derbinin. Sonucu dışarda bırakacak olursak. Hafta sonunda ki Galatasaray – Beşiktaş derbisinde GS’nin %68’e %32’lik bir üstünlüğü vardı. Tıpkı Barcelona’nın Real’e yaptığı gibi. Arada ki farkta çok büyük gibi görünmese de büyük bir fark. Yetenek + Pas +İlerde oyun + Katalan ruhu + Birbiriyle kardeş olmuş bir ilk 11 = Gol. Karşılaştırma biraz abesle iştigal gibi gelse de Barcelona ve diğer takımlar dedirten şey bu.

Daha maçında başında bir elinde kalem bir elinde not defteri notlarını almaya başlamıştı. Muhtemelen orada maçı izleyen bir çok kişinin görmediği şeyleri saha kenarından o görüyordu. O da zaten bu yüzden oradaydı. Fakat o kağıtta yazılanlar saha içinde pek tutmadı. Jose Mourinho’nun Real Madrid’ini 2 veya 3 sene sonra mükemmel bir takım olarak görebiliriz. Çünkü onun farkı oyuncularını birbirleriyle çok çabuk kaynaştırması. Bu maçta en üzüldüğüm nokta Mesut’un saha içinde ki yokluğuydu ama Real’de Ronaldo, Angel Di Maria ve Pepe’den başka kim bir şey yapmaya çalıştı ki diye de insan kendine soruyor.

Neyse bu sonucun eğlenceli tarafıyla, online geyik muhabbetleriyle yazımızı sonlandıralım.

* Real Madrid'de Yılmaz Vural sesleri
* Casillas'ın suçu ne?
* Bursalı taraftarların neden ısrarla Real Madrid'i istediklerinin anlaşıldığı maç.
* Barcelona'nın Real Madrid'e topsuz idman yaptırdığı karşılaşma...
* Messi mi?Ronaldo mu? Artık tartışılmasın Ronaldo beynini fiziği kadar cok kullanmıyor futbolda. Messi Einstein gibi oynuyor fark burada.
* Ayıp denen şeyin Barcelona'da olmadığını gördük. Real Madrid'e de 5 atılmaz ki..
* 3'ten sonra Mourinho sahaya havlu atsaydı daha iyiydi. Direkt kroki olmuştu takımı, küsüp maçı seyretmeyi tercih etti. Sanırım maç sonrası ropörtajı düşünüyordu.
* Real Madrid'in topla en çok orta yuvarlakta buluştuğu maç. 6 santra az değil tabii...
* Barça'nın şifre yazıp oynadığı, Mourinho'nun "oğlum benim kol bozuk değiştirin bunu" dediği maçtır.
* Jose Mourinho ile bu maçta en sıkıntılı anları sanırım maçın istatistiğini tutan amca yaşamıştır:
pas:
barcelona: ..346..347..348....350 üleynn bi durun çayımdan yudum aldırmadınız kör olasıcalar.
* 2 sorum olacak 1. Messi Sen İnsan mısın? 2. Barcelona Sen Yeryüzünün takımı mısın?
* Barça bir gol daha atsa ve 6-0 bitse, kasım ayının kutsallığına bir kez daha inandıracak maç olacaktı ama neyse...
* Sahada Real Madrid'e ait ikinci bir top olsaydı bile en fazla 5-2 biterdi.

Mourinho'nun kumarı: 5 XL bir El Clasico


29.11.2010 Pazartesi Barcelona 5 - 0 Real Madrid
2010 yılının Kasım ayını geride bırakmaya hazırlanan birçok futbolsever, dün gece günümüz dünya futbolunun zirveyi paylaşan iki takımın oynadığı bir derbi maçı izledi.
Hava güzeldi, Camp Nou her zaman ki gibiydi. Ama farklı bir durum vardı aslında. Bu maç bir Barcelona - Real Madrid derbisinden ziyade Barcelona - Mourinho derbisiydi adeta.

Son 5 seneye baktığımızda, Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea ve Inter kravatıyla çok uğraştırdı, çok üzdürdü Jose Mourinho. Barça, bırakın takımı, koca bir şehir olarak, Katalan milleti olarak günler öncesinden etmişti intikam yemini, bilemişti dişlerini...

Mourinho'nun Kumarı
Morinho'da bunun farkındaydı. O da biliyordu, Barça'nın bu kadar istekli olacağını ve intikamla yanıp tutuşacağını. Ama herkesin farkında olduğu bir unsur
vardı; Mourinho egosu!

Daha önce Camp Nou'ya gelip Barça'yı ısıran, canını sıkan Mourinho, artık karşısına ezeli rakibinin teknik direktörü olarak çıkıp bu geleneği devam ettirme niyetindeydi. Defans çizgisinin neredeyse orta sahada kurulu olması -ki aklıma Furkan'la oynadığım PES maçları geldi, topu ayakta tutup oyunun kontrolünü almak yerine acele bir tavırla sürekli golü düşünme tavrı, Real'in ve Mourinho'nun tarihlerindeki en büyük iş kazası olması için kaçınılmazdı artık.
Daha 20. dakikada 2-0 öne geçen Rüya Takım, sazı eline almıştı bile. İlk yarı bu skorla bitince, efsane antrenör Mourinho'nun 2. devre bir sihir yapıp bir anda dengeyi sağlayarak durumu eşitlemesi bekleniyordu. Aslında beklenmiyordu, sadece öyle diliyordu herkes. Ama oyunun içine baktığımızda 25-30 pasla Beyazlar'ı futbol şaşkınına çeviren bir Barça'ya tanık olunca, bu işin kesinlike 2 golle tamamlanmayacağı anlaşılmıştı.
3 oldu, ardından 4. geldi. Ve 90+3'e sığdırılan 5. golle birlikte Real Madrid'in 6-2'lik hezimetinden sonra tarihte yerini alan başka bir bombardımana dün gece yaklaşık 2 milyar futbolsever şahit oldu.

Rüya Takım Barcelona'yı tebrik eder, Mesut Özil ve Mourinho'ya da geçmiş olsun dileklerimizi sunarız.

Futbol güzeldir.

28 Kasım 2010 Pazar

Derbide Kilit: Oyuncuların Ruh Hali


Mourinho’nun bir sözü var. Bir basın toplantısında taktikle ilgili bir şey soruyorlar, o da; taktikten çok futbolcularımın bu maçı kazanmak istemesi daha önemli diyor. Taktiğin bu istek ve arzu üstüne kurulması gerektiğinden bahsediyor. Türk futbol’u bazı yıllar dışında bu iki unsuru çok fazla bir araya getirebilmiş bir futbol değil. Ya taktiği yapabildik orada ruh yoktu, ya da taktik yoktu orada sadece ruh vardı. Mourinho’da zaten bunları gözetebilen ve bunu çok iyi uygulayabilen bir hoca olmasından dolayı bugün dünyanın en iyi teknik direktörü. İşte bu derbi de de çözüm tamamen bu ruh meselesi. Galatasaray’ın bu maçı kazanmasının tek yolu ruhuyla mücadele etmesi. Fenerbahçe maçında ki arzusunu ve isteğini gösterirse buradan 3 puan çıkarabilir. Beşiktaş ise bazı şeyleri oturtması için zaman gerekiyor. Yeni bir oyun anlayışı yerleştiriyor. Bu anlayışı, hangi sonucu alırlarsa alsınlar devam ettirmeleri gerekiyor. Ama Beşiktaş’ta da zaman zaman bu anlayıştan sapmalar sezebiliriz. Quaresma’nın sakatlanmış olması bunda büyük etkenlerden olabilir.

Bu derbi çok ilginç bir derbi olacak tıpkı Fenerbahçe vs. Galatasaray derbisinde ki gibi. Çünkü şu anda itibariyle Beşiktaş liderin 12 puan Galatasaray liderin 16 puan uzağında. Yani takımların ruh hali hemen hemen aynı. İki takımda zirve yerine kendi aralarında ki puanları düşünerek oynayacaklardır. Bundan önce derbiler zirveye oynamak için yapılırdı ama bu kez farklı. Galatasaray her maç yaptığı gibi saldırgan başlayacaktır. Beşiktaş’ında kontrollü bir oyun sergileyeceğini düşünüyorum. Beşiktaş’ın saldırgan başladığı maçlarda yenilgi yüzü gördüğü kesin bir şey artık. Öne geçtiğinde de skoru koruyamaması ayrı bir muamma. Bu yüzden geride karşılayacaktır. Schuster’de herhalde GS’nin iler ki dakikalarda yorulacağını kendi stratejileri içine katmıştır. GS’nin gol atma sıkıntısı bu maçta da sürerse GS’yı çok zorlu günler bekliyor diyebiliriz. Beşiktaş’ın bir şansı da tabii GS’yı tarihinin en kötü zamanında yakaladı ama GS’de bunu FB derbisinde ki gibi kendi lehine çevrebilir mi bilinmez. Orada ki durumu örnek vermek biraz yanlış aslında orada basın oldukça büyük bir etkendi. Burada maç öncesinde hemen hemen adaletli bir dağılım söz konusu.

İki takımın sezon başından beri yaptığı icraatlara bakacak olursak. Beşiktaş’ta ne değişti. En önemlisi bence Ersan Gülüm denen bir defans futbolcusu yükselişe geçti. Hem Türk milli takımına hem de Beşiktaş’ın geleceği için yararlı. Tello gitti. Guti ve Quresma gibi iki yıldız, transfer edildi. Ön libero bölgesinde Ernst, Fink gibi futbolcular varken Aurelio’da ek olarak transfer edildi. Cenk Gönen diye genç bir kaleci gördük. Fatih Tekke gibi kumaşı olan bir forvet alındı aynı mevkide oynayan Nobre, Bobo ve Nihat gibi futbolcular bulunurken. İsmail bir türlü parlamadı. Teknik direktörlüğe Bernd Schuster gelerek takımın oyun anlayışında keskin bir değişim yaşandı. Bu durumda Beşiktaş’ta olumlu olayların olumsuzlardan daha fazla olduğunu görürüz. Ama bu olumlu olayların kontrolü daha da önemli. (Hele ki böyle takımların dönüşüm zamanlarında) Quaresma mükemmel bir futbolcu ama sorunlu, iyi kontrol edilemezse faydadan çok zararı olur. Fatih Tekke oynayamadığı için küskün haberleri var. Her hafta farklı bir on birle sahaya çıkan bir Beşiktaş var. Defans bölgesinde devamlı bir değişim gözleniyor. Bu da büyük ihtimal her futbolcuyu oynatma isteği. Beşiktaşta ki başka bir gidişatta: Yabancı futbolculardan Guti ve Quaresma. Aslında bu iki futbolcu istekli oyun sergiliyorlar ama bu isteklerini kaybetmemeleri ve kendilerini takımdan ayrı bir yerde görmemeleri teknik direktör ile alakalı bir durum. Beşiktaşta ki Türk futbolcuların daha fazla kendilerini gösterip Necip, İsmail, Ersan gibi futbolcuların patlaması da bu olayla bağlantılı. Eğer Beşiktaş böyle problemleri atlatırsa lig şampiyonluğunda ve Avrupa’da çok iddalı bir konumda olur. Bunun için bir sene daha beklemek gereklidir diye düşünüyorum. Çünkü ilk defa gençlerle bu kadar kaliteli yabancıların bir arada olduğunu görüyoruz. Bu maçta artık bunu yenen, daha oturmuş bir Beşiktaş gözlemlemeliyiz. Galatasaray’a gelecek olursak daha büyük problemlerle karşılarız. Büyük bir yönetim ve Rijkaard krizinin etkileri ile bir taraftan bir tarafa savrulan bir Galatasaray var. Hagi buradan bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. Peki Galatasaray’da ne değişti. Kader Keita, Al Sadd kulübüne satıldı. 24 yaşında ki Mehmet Topal, Valencia’ya gönderildi onun yerine agresif futboluyla ün salmış 27 yaşında ki Lorik Cana getirildi. Uğur Uçar satıldı. Emre Güngör gitti yerine Kayseri’den 27 yaşında ki Ali Turan geldi. Leo Franco gönderildi. Monaco’dan 2 sezonda toplam 37 maç oynamış 6 gol atmış Juan Pablo Pino getirildi. Beşiktaş’ın elinden çıkarmaya çalıştığı Serdar Özkan alındı. Milan Baros’un yedeği olarak Mehmet Batdal layık görüldü. Transferin son günü Wolfsburg’dan Misimovic alındı. Liverpool’dan 21 yaşında ki İnsua kiralandı. Hala sahalarda göremediğimiz sadece hazırlık maçları için gelmiş, Çağlar Birinci ve Musa Çağıran transferleri yapıldı. Komik olan da bu transferlerin tek açıklaması olarak, çok ucuz bir şekilde, kulüp ekonomisinin göz önüne alındığı söylendi. Geçen senenin devre arasında yaşananları zaten saymaya gerek yok. Büyük hüsranlardan sonra Rijkaard gönderildi, büyük bir yönetim krizi eşliğinde Hagi takımın başına getirildi.

Önümüzde iki tane takım tablosu var. Beşiktaş, olumlu taraflarını iyi kullanıp, kontrol edip bir temel üstüne oturtursa avantajlı. Galatasaray, olumsuz taraflarını sahada ki mücadeleci ruhu ile üstünü örterse avantajlı taraf bu sefer Galatasaray olur.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Çok Koşmak, Koşmak Değildir


Galatasaray’ın oynadığı çoğu maçın istatistiklerinde görürsünüz Barış Özbek en fazla koşan adamların arasında çıkar. Tamam çok koşmak her zaman önemlidir ama nasıl koştuğun, ne kadar top kaptığın ve doğru yerlere pas attığın her halde daha önemli olsa gerek. Hele bir de orta saha gibi önemli bir mevkide görev yapıyorsanız. Barış Özbek'i iyi bir şekilde izlersek ne kadar yanlış paslar attığını, pres yaptığı zaman ne kadar geride alan boşalttığını, önünde, arkasında kimin olduğunu bilmeden rakibinin ayağına yaptığı darbeleri görebilirsiniz. Bu adama bir hoca gelsin ve gerçekten anlatsın. Ben aslında anlatmadıklarını düşünmüyorum ama Barış Özbek'in bunu ne zaman öğrenebileceğini merak ediyorum.

Kalli zamanında Galatasaray’a Serkan Çalık ile birlikte Rot- Weiss Essen diye Almanya’nın kaçıncı liginde olduğu bile belli olmayan bir takımdan geldi. Başarılı olamaz mı? Olabilir tabii ki ama o artık 24 yaşında bir olgun. Futbolda temel eğitimin en geç 22 yaşında bittiğini düşünürsek bazı şeyler geçmiş. Hoş bir bakıma o kadar da suçlayamıyorum. Çok bozuk bir düzen içine geldi, toparlaması kolay olmayabilir. 30 yaşından sonra bir olgunluk gösterebilir tabii Ömer Erdoğan’da yaşanan bir durum gibi. Fakat şu durum daha da tehlikeli. Türk milli takımı için gelebilecek olan bir teklifte her maçta oynama şartı sunması durumu daha vahimleştiriyor aslında. Hiçbir futbolcunun ilk 11 garantisi yoktur ve olmamalı da. Neyse bundan sonraki futbol yaşantısında da başarılar dileyelim. Neden böyle konuştuğumu da bilmiyorum. Hala ülkemizden de ayrılmış değil.

Nasıl Tanınıyoruz?

Televizyonlarda herkes Türk futbolunun gerilediğinden ileri gidemediğinden söz ediyor. Ama gerilediğimiz nokta neresi onu söylemekten nedense herkes kaçınıyor. İşte genel olarak söylenen Avrupa’da başarısız sonuçlar alıyoruz, Dünya Kupasına katılamıyoruz, yurt dışında futbocumuz yok gibi eleştiriler. Sokaktan kimi çevirsen zaten bunların çoğuna katılır herhalde. Fakat son yıllarda çoğu yöneticinin umrunda olmayan hatta iyi bir şekilde yansıtılan çok büyük bir problem var. Biz yurt dışına kendimizi nasıl tanıtıyorduk şimdi nasıl tanıtıyoruz.

Tanıtmanın dışında bu sabah dinlediğim spor servisi programında Mehmet Demirkol’un bahsettiği bir konu vardı. Algı meselesi. Yurt dışında adının geçmesinden ziyade nasıl bir algı yarattığın. Yurt dışından Türk futboluna bakan bir adamın ne gördüğü. Avrupa’da artık futbol hayatının sonlarına gelmiş futbolcuların geldiği yer olarak mı baktığı yoksa genç futbolcuların yetiştiği ve bunların Avrupa’ya büyük paralara satıldığı yer olarak mı baktığı. Biz hangi ülkeler kategorisinde bulunuyoruz diye soracak olursak dışardan bakan bir futbol takipçisine, sayacağı ülkeler Yunanistan, Katar, Arabistan falandır herhalde. Burada da aynı sistem işliyor şu anda, aynı şekilde büyük meblalar vererek Avrupa’da artık oynayamayacak futbolcuları satın alıyorlar. Bizim algımızın şu anda Avrupa’da böyle olduğunu düşünüyorum. Biz futbolumuzla değil, büyük bonservis bedelleriyle aldığımız futbolcularla konuşuluyoruz.

Şimdi durum böyle, kaseti geriye saracak olursak; Yok saymak olmaz tabii ki, iki yıl öncesine gidersek 2008 yılında Avrupa Şampiyonasında yarı final oynamak öyle ya da böyle kolay bir şey değil. Fakat burada futbolumuzdan çok Türklerin delilikleri konuşulduğu için bunu saymak istemiyorum. Bu olaydan bir yıl önce yani 2007’de Zico, Daum’dan devraldığı kadronun üzerinde birkaç değişiklik yaparak Avrupa formatına uygun bir kadroyla Çeyrek Finale çıktı. Burada Brezilyalı futbolcuların uyumunun sisteme yansımış olması ve aynı çizgi üzerinde giden istikrarlı bir takım gördük. Bundan altı yıl öncesine gidelim. Aynı şekilde Lucescu, Fatih Terim döneminden kalan takımın bir kısmı üzerine yapılan ek transferlerle şampiyonlar liginde çeyrek final gördü. Bir bakıma Fatih Terim döneminde yapılmak istenen şey bir sene içinde gerçekleştirilmiş oldu. Aynı yıllarda Türkiye Dünya Kupasında üçüncü oldu. O çok eleştirilen Şenol Güneş bu turnuvadan sonra bile eleştirildi.

Bizim önümüze Avrupa'dan takım çıkmamış. İtalya, Fransa gibi takımları elemiş Hiddinkli Güney Kore’yi yendik daha ne isteniyor ben anlamıyorum. Bir futbol felsefesi vardı, bir amaç vardı. Oturmuş bir düzen vardı. Aynı zamanda da şimdi İspanya’nın yakalamış olduğu bir nesil yakalanmıştı. Yani futbolumuzla konuşuluyorduk. Bu nesli diğer nesillere taşıyamadık o yüzden bugün en iyi oynayan orta sahamız devşirme Mehmet Aurelio oluyor. Neyse bu neslin iki sene öncesine dönecek olursak Avrupa Kupası karşımıza çıkar. 1992 yılından beri alt yapı çalışmalarına başlanmış ve sekiz yıllık bir plan sonrasında Avrupa kupasına ulaşan bir takım görüyoruz. Aslında öyle bi nesil ki şimdi Hakan Ünsal gibi bir sol bek bulamıyoruz, öyle bir nesil ki, hala yeni bir Hakan Şükür çıkmadı diyoruz, öyle bir nesil ki, Ergün Penbe gibi soğuk kanlı muz ortalarıyla adrese teslim paslara sahip bir sol açık bulamıyoruz, nasıl bir nesil ki, Ümit Davala gibi sağdan uçarcasına gidebilen bir sağ açığımız yok, nasıl bir nesil ki Emre Belözoğlu gibi orta saha da yetişebilecek bir genç arıyoruz, nasıl bir nesil ki Bülent Korkmaz gibi bir defans içinde kaptanlık yapabilecek bir adam arıyoruz. Bu böyle sürüp gider. Tabii ki bu kadar da kötü durumda değiliz. Bu neslin yerini doldurabilecek o kaliteye ve potansiyele sahip futbolcularımız var ama bunu o zaman ki gibi birbirleriyle yoğrulmasını yapamıyoruz. Bunu bilen birisi geldi adı Hiddink ama onun da kıymetini bilemiyoruz. Faydalanmak yerine köstek oluyoruz.
Büyük bonservis bedelleriyle alınmış ama takımlarına faydalı olamamış yabancıların gelmesinin en büyük sebeplerinden biri herhalde eskiden oynayan futbolcuların bir benzeri bulmaya çalışmak. Yıllardır biz Hagi’yi, yeni Hakan Şükür’ü, yeni Popescu’yu arıyoruz ama en ufak çalışma bile yapmıyoruz. Schalke Lincoln’ü gönderip daha genç Rakitic’i alıyor ve önünde ki dört seneyi garantiliyor. Peki biz neden illa yıldız futbolcu olsun diye diretiyoruz. Bu aslında başkanların sidik yarışından başka bir şey değil. Tabii iyi örnekler oldu. Örneğin; Hooijdonk, Ortega, Roberto Carlos, gene bahsettiğimiz Hagi, Popescu, Taffarel, hala ülkemizde futbola devam eden Alex. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.

Şunu sormak gerek; Galatasaray, Avrupa kupasını aldığı zaman doğu'dan çıkmış en büyük takım olarak bakılıyordu, Avrupa'nın devlerini deviren doğunun gururu. Şimdi nasıl biliniyor sormak gerek???

Son olarak; Bu konu hakkında çok daha fazla şey yazılır. 1988 yılına kadar bile gidebilirsiniz. Özet; Ben doğduğumdan beri Avrupa'da bu kadar aciz bir durumda kaldığımızı hatırlamıyorum. Benden daha önce doğanlar varsa bana bu konu hakkında bilgi versin. (Burada kesinlikle Bursaspor'un mücadelesine bir lafım yok, olamaz da. Bursaspor'u eleştiren kim varsa bir geriye dönüp üç büyüklerin farklı mağlubiyetlerini hatırlasınlar.)

23 Kasım 2010 Salı

Genişlik 7,32 Yükseklik 2,44



Evet bir futbol kalesinin boyutları tam olarak bu. İki direk arası 7,32 metre, üst direğin yerden yüksekliği ise 2,44 metre. Tam olarak adı Jakub Błaszczykowski olan nam-ı değer "Kuba" önünde ki kocaman kaleye atacağı bu golü kaçırıyor. Her gol kaçar da bu gol kaçar mı diyor insan. Neyse ki Dortmund bu maçı 2-1 kazanıyor ama akıllardan çıkmayacak, daha sonra ki yıllarda bol bol göreceğimiz bir hikaye önümüze çıkıyor. Kısaca Polonyalı futbolcu Yakub'dan söz edecek olursak; Profesyonel futbolculuk hayatına Wisla Krakow'da başladı. 2007'de 3 Milyon Euro karşılığında Borussia Dortmund'a geldi. 85 doğumlu, dörtlünün sağında ve sağ açık mevkilerinde oynayabiliyor.

Ben bu konu üzerinden önemli bir şeye değinmek istiyorum. Futbol'da stress ve güven unsuru. Futbolcunun tekniği, hızı, gücü, kafaya çıkışı, yerinde müdahelesi, pres yapma özelliği bunların hepsinin belli bir güven ortamı içinde olgunlaştığı zaman futbolcu kendini gösterebiliyor. Bir futbolcuyu diğer futbolcudan ayıran en önemli özellik (oynadığı mevkiye göre değişiklikler gösterebilir tabii ki) onun tekniği, oyunu okuması vesairedir. Ama başka bir nokta ise hocasına ve takım arkadaşlarına duyduğu güvenidir. Kendine güvenen futbolcuyu aslında biraz dikkatli izlerseniz anlayabilirsiniz. Burada izlediğimiz Jakub adlı futbolcu'nun kendine güvenini bir bakıma görebiliyoruz. Aslında kendine güvenmeseydi o vuruşu yapmayıp topu sürükleyerek topla birlikte kaleye girebilirdi. Bu güveni, golü atamadıktan sonra da görüyoruz. Yerden hemen kalkıyor ve görev bölgesine geri dönüyor. Muhtemelen Dortmund skor olarak geride olsa, yerden kalkamayacaktı ama bir yandan maçın 2-2 olabilme olasılığı da var. Ters bir duruma örnek olarak Messi'nin durumu gösterilebilir. Şimdi ne alakası var diyeceksiniz. Ama Messi'nin dünya kupasında yaşadığı şey de doğrudan doğruya baskıyla ilgiliydi. Arjantin maçlarında Messi'yi dikkatli izlediyseniz (ki dikkatli izlememek için bir sebep yok.) Ayağına gelen her topta kaleyi düşünüyordu. Yani Barcelona'da ki durumdan farklı bir durum vardı. Bu aslında turnuva öncesi konuşulan Messi, Maradona karşılaştırmasının bir sonucu gibiydi. Burada güven yerine korku vardı, gol atamazsam üzerime gelirler korkusu. Messi bile olsanız bu gibi şeyler futbolcuları gerçekten etkiliyor.

Jakub bu topa vurduğunda hissetmiş olabilecekleri;

1) Hocasının ona güvendiğini biliyor.
2) Taraftarın tribünleri doldurduğunu ve ona güvendiğini biliyor.
3) Arkadaşının ona pası verip, ona güvendiğini ve bu golü atabilirsin dediğini.
4) Dakika 84 bu golü atarsam maç kopar, büyük ihtimal kazanıcaz.
5) O kadar geriden geldim ki sanki kalenin önüne geldim gibi hissettim, sadece topa vurmalıyım.
6) Tribünde bir kız gördüm ve o anda dikkatimi çekti o yüzden topu dışarı vurdum.
7) Takım arkadaşım acaba kaleciye faul mü yaptı, aklıma takıldı.
8) Kramponlarım o kadar kırmızıydı ki, topa vururken ona gözüm takıldı.

Sonuçta bir şey denedi ve olmadı. Geçmiş olsun bile diyemiyoruz. Çünkü Dortmund maçtan galibiyetle ayrıldı. Fakat, bizim imkansızlar listemize girdi.

İspanya’dan olmuyor mu?

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, konumuz İspanya’dan gelen teknik direktörler hakkında olacak. Galatasaray’ın yaşadığı son Rijkaard krizinden sonra artık İspanya’da yetişmiş, o sistem içinde yoğrulan teknik direktörlerin Türkiye’deki sisteme ve futbola bakış açısına uyum sağlayamadıkları gözlendi. Bu konuda bir çok yazı yazıldı, tartışıldı. Ben de bu konu hakkında birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Esas farkı her zaman atlıyoruz. Bu olayda ki sorun teknik,taktik, 4-3-3 veya 4-4-2 falan değil (veya herkesin söylediği gibi İspanya’da daha teknik futbol oynanıyor, burada futbol fizik gücü üzerine kurulu meselesi de değil. O zaman neden her zaman avrupa da maç yaptığımız zaman futbolcularımız ikili mücadelelerde hep çimleri görüyor. Ama liglerini, futbollarını küçümsediğimiz Afrika’dan çıkan futbolcular oynadığı zaman yıkılmıyor. Bunu biraz oturup araştırmamız lazım. Demek ki bizim fiziğimiz kendimize söküyor. ) Artık zaten Galatasaray’da sorunun bu olmadığı biliniyor. Fakat bu geç farkedildi. Yönetici mantığıyla alakalı bir şey bu ya da PROFESYONELLİK!!! Şunu bilmemiz gerekiyor, biz hiçbir işte profesyonelce davranmıyoruz ve bu doğal olarak futbolda da böyle. Hala akraba, eş, dost unsurlarını kullanarak iş yapmaya çalışıyoruz. Adnan Polat’ın sadece eskiden birlikte çalıştığı için Adnan Sezgini, Bülent Tulun’un yerine getirmesi bunun bir kanıtı bence. İş aslında burada başlıyor. Doğal olarak yukarıda ceryana gelen bir sorun aşağı katmanlara doğru hızlıca iniyor. Zaten 4 senedir sıkıntı çeken Galatasaray’a Rijkaard’ı getirdin, beni kurtar dedin, aynı şeyi şu anda Hagi’ye yapıyorsun. Başım sıkıştı gel beni buradan kurtar mantığı. Böyle bir yönetim zihniyeti İspanya’da yok, aslında Avrupa’nın bir çok yerinde yok. Buna kan uyuşmazlığı veya başka bir şey diyebilirsiniz, kabul, fakat artık profesyonelce davranmadığımızı görmemiz lazım.


İspanya’da çalışmış ve buraya gelmiş teknik direktörlere şöyle bir göz atacak olursak; Aragones, Del Bosque, Rijkaard, Hiddink, şimdi de Schuster. Hatta Toshack bile vardır. Bunların içinde Hiddink ve Schuster‘i dışarda tutuyorum. Çünkü bu teknik direktörler zorluklar görmüş. Hiddink zamanının efsanevi PSV Eindhoven ile avrupa şampiyonu olmuş, daha sonra Fenerbahçe’de başarısız olmuş (fakat bu başarısızlığı kime kesmek gerekir o ayrı bir konu), futbol oynamayı yeni yeni öğrenen, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelere top oynatmış bir adam. Son olarak kimse Rusya’yı ağzına almazken bu takımı Avrupa şampiyonasında yarı final oynatmış birinden söz ediyoruz. Türk mili takımında da bir şeyler yapmak istediğinden en ufak bir kuşkum yok. Bu isimler arasından Rijkaard’a ayrı bir parantez açmak istiyorum aslında. Yönetimlerimizin çarpık bir düşüncesi burada ortaya çıktı. Zannetiler ki biz Rijkaard’ı getirdik, bizim işimiz bitti. O takımı nasıl olsa bir yerlere getirir. İspanya ile olan farkımız burada ortaya çıkıyor. Rijkaard Barcelona’da çalışırken futbolcuların yedikleri yemekleri, bacağında ki ağrısı, onların gece hayatı ile ilgilenmiyordu. Zaten futbolcular bunlara dikkat ediyorlardı. Ya da bunlarla ilgilenen bir ekip mevcuttu. En büyük fark burada ortaya çıktı. Fatih Terim gelseydi kapıcısından, ahçısına kadar kulübün, futbolcuların herşeyi ile o ilgilenecekti. Rijkaard yönetime bir transfer listesi verdi, yönetimden bu transferlerin yapılmasını istedi ama istediği futbolcular alınmayınca itiraz etmedi. Bu süreçte bunu gördük. Ama Hagi daha ikinci maçtan sonra tavrını koydu. Ben kiralık oyuncu istemiyorum, gerçek Galatasaray futbolcusu istiyorum dedi. (Türkiye’de ki yönetimlere böyle hocalar lazım gerçekten.) Rijkaard’da bunun farkındaydı ama bunu oyuncuyu oynatmamakla cezalandırma yoluna gitti. Hele bu Türk futbolcularında iyice bir gurur işine dönüştü Servet örneğinde görüldüğü gibi. İşte bu yüzden yurt dışında oynayan futbolcu sayımız bir elin parmaklarını geçmiyor. Almanya’nın yetiştirdiği Mesut Özil, Real Madrid’de her maçta asisst yapıyor. Bu bakış açısı Tugay,Mehmet Topal gibi bir kaç istisna dışında sadece Türkiye’de ki futbolcularda oluşuyor.

Aramızda ki farkı aslında küçük bir örnek ile anlatmak istiyorum. Rijkaard bir basın toplantısında bu takım geçen sezon beşinci olmuş, bu sezon üçüncü oldu, bu bir başarıdır dedi. Türkiye’de kimi biliyorsan böyle şey mi söylenir, bu adam Galatasaray ile alay ediyor dedi. Hayır, Rijkaard alay etmiyordu, olaya sadece reel bir bakış açısı sunuyordu. Bugün de çok kötü olan Liverpool, ben eskiden şampiyonlar ligi finali oynamıştım şimdi de hedefim odur diye takım kurmaz. Önce ligde bir konuma gelmeliyim, Avrupa’ya gitmeyi amaçlamalıyım der. Ama biz elimizde ki takıma veya son 4 yılın istatistiklerine bakmadan direk olarak lig şampiyonluğu artı avrupa’da başarı hedefliyoruz. Aramızda ki farkın kısa bir özetidir bu aslında. Del Bosque olayına gelince aslında burada Rijkaard’dan daha farklı bir durum var. Del Bosque Beşiktaş’a gelene kadar hiç yurt dışına çıkmamış bir teknik direktördü. Ama buna rağmen hiç şans verilmeden gönderildi. Dikkatinizi çekerim İspanya’yı avrupa ve dünya şampiyonu yapan iki teknik direktörden bir tanesi Aragones, Fenerbahçe’de görev yaptı diğeri ise Del Bosque Beşiktaş’ta görev yaptı. Şimdi herkesin akıllarına şu geliyor. Tabii orada Xavi, İniesta, David Villa, Pedro gibi futbolcular var. Tabii ki şampiyon olacak diyebilir çoğu kişi. İşte tam da bu zihniyetten bahsediyorum. Böyle bir zihniyetle yürüdüğümüz müddetçe başarı uzakta.

Sonuç olarak; Bu bana göre bir yönetim farkıdır. Aynı zamanda da futbola ne kadar profesyonel bakıldığı ile ilgili bir durumdur. Yani bu olayın tekniği, taktiği daha sonra incelenmesi gereken unsurlardır. Bakış açısı çok önemli. Olaylara daha profesyonelce yaklaşabilirsek uyumsuzluklar da azalır. Çünkü Avrupa'da bu iş artık profesyonelce yapılıyor.

22 Kasım 2010 Pazartesi

3000. Gol Alex'den

Fenerbahçe Süper Lig tarihindeki 3000. golünü atarak hem bu başarıyı yakalayan ilk takım oldu, hem de "en fazla gol atan takım" ünvanını korumaya devam edeceğini gösterdi. Bir diğer ek bilgi ise 1., 1000. ve 2000. golleri kendi evinde atmış olması. Fenerbahçe'nin toplamda 3004 golü var ve 2966 gol ile onu takip eden takım, ezeli rakibi Galatasaray.

21 Kasım 2010 Pazar

3 futbol aşığının artık bir blogu var!


Merhaba,

Arkadaşlarım Furkan ve Çağhan'la hayata geçirmek istediğimiz fikir olan futbol blogu sonunda bugün dünyaya gözlerini açtı! Bu yüzden oldukça heyecanlıyım.
Üniversitede başlayan arkadaşlığımız, uzun süren futbol sohbetleri, görüş ayrılıkları ve yeni fikirler ve önerilerle düne kadar ayaküstü konuşmalarda yerini bulurken, bugünden itibaren bu sahada top koşturacak. Futbolun güzelliklerinden, taraftar gruplarına, endüstrisinden, mafyasına kadar bu güzel oyuna dair pek çok konuyu burada paylaşmayı düşünüyoruz. Kısa bir süre önce araştırdığımız spor konulu bloglardan da esinlenebiliriz, NTV Spor'daki Yenilsen de Yensen de programından da...

İsimsiz Forma ismine gelince, onun da sebebi aslında çok da anlaşılmaz ve esrarengiz değil. Bu blogu kurma fikrimiz ne kadar hızlı geliştiyse, ismini bulmak da o denli zor oldu. Başlangıçta yabancı isimlere kafa yorduk, domain sorunu yaşandı. Planlarımızda önce blogspot.com, sonra dat-com'lu domain olduğu için bu iş biraz daha karışık hale geldi( blogspot'da tutan isim, dat-com'da tutmadı vs.). Biz de bu konuya bir kinaye gönderir gibi ismi bir türlü bulunamayan bu bloga "isimsiz forma" adını verdik. Hani şu spor malzemeleri satan dükkana gittiğinizde özellikle istediğimiz isimsiz forma gibi. ;)

Futbol aşığıyız,
defansif oyun anlayşına karşıyız,
isimsiz formalarla bloglar arası geçiş yaparız!

Hayırlı uğurlu olsun.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...